4 Aralık 2017 Pazartesi

"HAKİKİ TABLO" - Kemalist Öğretmen: MİNE BÜLBÜL

HAKİKİ TABLO
Hukuk tahsilli, Gazeteci Emil Ludwig Türkiye ile sıkı ilişkiler içinde bulunmuş! I.Dünya savaşı sıraları olmak üzere bir kaç kere Türkiye'ye, özellikle de 30 Aralık 1929'da Kemal Atatürk'ü görmeye gelmiştir. Gazeteci özelliği olarak  iyi bir bibliyograf oluşu ve bence bir de fazlası ile! Bu fazlayı sona bırakmak daha uygun olur düşüncesindeyim! Gazeteci olması nedeniyle, yaşadığı dönemin liderleri ile tarihe geçmiş şahsiyetlerin edebi türden mükemmel biyografileri ile değer üreten, yaptığı röportajlarla dönemin önemli liderlerinin tanıtımına imza atan Emil Ludwig'in söz konusu  dönem liderlerinden  Mussolini ve Stalin ile yaptığı tarihsel röportajlar ile de büyük  kütüphanelerin önemli belgeleri arasında yerini korumaktadır. Mussolini ve Stalin'in ortak sonları da dikkate değer ayrı bir konu! Bu küçük giriş tanıtımından sonra tekrar Emil Ludwig'in hayatı ve eserlerine genişçe değinmek üzere diyelim ve bu konuya değinme gereği duyuran ilk güdüyü üreten dolayısıyla dikkatimi çeken 'Tarih Dünyası' adlı dergide Emil Ludwig ile yapılan roportaja geçelim. Okuduğum anda çok beğendiğim, ne güzel betimlenip, somutlaştırılmış dediğim güzel ifadeler!  Karşılaştığım anda, paylaşmayı çok istedim, çünkü Atatürk'ümüzün ölümüyle devreye giren tek akıl ciddi bir şekilde olanı biteni anlamamızı zorlaştıracak şekilde bilim ve kültür dünyasını baskılamış, neredeyse yok etmiştir!  Bu bilgilere dolaylı kaynaklardan ulaşmak, zorluklar yanında gerçeğinde göreceli hale gelmesini adeta zorunlu kılıyor ve bilgi ne yazık ki, bulanıyor! Doğaldır ki, ben de sınırımız dışı sitelerin kalitesinde, sistematik ve ciddi çalışmalar ile zenginleşmiş siteler, bağlantılar, köprüler ve dijital de olsa belgeler bulmak, okumak,  zenginleşmek isterdim. Ne yazık ki, kör karanlıkta iğneyle kuyu kazıyoruz ! Bu belki de kişisel körlüğümüzden de kaynaklanıyor olabilir.Böyle olma olasılığı da vardır. Bilemiyorum açık kapı bırakıp göremediğimiz yetersizliklerimizi yansıtıp, KEMAL'e ermeyi zorlaştırmayalım kolayca yapanlar, mutlaka vardır! Fakat bizim KEMALİST işler epeyce zor ilerliyor. Bir türlü kurulamıyoruz! Özlemle tamamlanmayı bekliyorum!
Atatürk'ün ağzından çıkan orijinal metinlere ulaşmak bile belli bir çabayı ve zorluğu peşinde getiriyor ve her tercümanın kafasındaki ATATÜRK kendi penceresinden gördüğü kadar. Hal böyle olunca kimsenin ATATÜRK'ü kimsenin ki ne benzemiyor! Bu da yetmez gibi kimse kimsenin Atatürk'ünü  beğenmiyor!Bu beğenmemeye ben deniz de dahil! Ve en çok şikayetim bir takım gruplar ve partiler hatta particikler Atatürk ile ilgili belgelerin aslını ellerinde tutup kendilerine imtiyazlar ve özel haklar devşirmeyi de KEMALİZM olarak yansıtıyorlar. Aslın paylaşılmadığı bir sürü tercüme ortalıkta dolanıyor ve korkunç bir siyasi rant çevriliyor. Oysa yiğit olan er meydanına açıkça çıkar! buradan anlıyorum ki; mevzu Vatan değil mevzu politik rant ve altında dönen dolap! Atatürk'ümzün 'HAKİKİ TABLO'sunu her eylemleri ve demeçleri ile 'alacalı kargaya' çevirerek! Esefle kınıyorum!
ATATÜRK Osmanlıcayı öyle bir ustalıkla kullanıyor ve öyle hakim ki bir cümlesi ile nerdeyse bir kitap yazılır. O kadar zengin ve örüntü dolu. O nu anlatmaya hacmini yakalamaya ömrümüz yeter mi bilmem! Ancak bayrak yarışının bize düşen etabını en iyi derece ile bitirmek zorundayız!
Beğendiğim metni derhal iletmeye çalışacağım bu metnin kaynak kişisini  bibliyograf diye niteledim, çünkü hep öyle nitelenmiş! Umarım uygundur! Baştan söylemek gerekirse, bence daha fazlası!
KAYNAK, TARİH DÜNYASI
ÜNLÜ TARİHÇİ EMİL LUDWİG’İN TÜRKİYE'YE HAYRANLIĞI.
Ünlü Alman tarihçisi Emil Ludwig Türkiye'ye gelmiş ve 30 Aralık 1929 tarihinde Reisicumhur Mustafa Kemal Paşa tarafından kabul olunmuştur. Emil Ludwig'in bu görüşmenin ardından izlenimlerini yansıtan demeci, HAKİMİYETİ MİLLİYE GAZETE'sinde yayınlanmış ve  gazete muhabirine ilgi çekici betim ve karşılaştırmalarda bulunmuştur!
Ankara'ya geliş nedenini öncelikli olarak Reisicumhur  Gazi Mustafa Kemal'i görmek olduğunu beyan etmiş, gerekçesini ise ''Çünkü zamanımızın en büyük Devlet Adamını tanımak isterim'' diye belirtmiştir. ''Bundan başka umumi harp esnasında Türkiye ye gelmiştim. Dostlarım bana daima memleketimizde beş altı sene içinde vücuda getirilen büyük ve hayrete şayan ilerleme ve medeniyet eserlerinden bahsettiler! Bunları da bizzat görmek ve incelemek istedim.'' der.
<<...memleketinizi ziyaret ederken İtalya'da gördüğüm bir (ressam elinden çıkmış yağlı boya tablo) tabloyu hatırladım! Meşhur bir Ressam tarafından yapılan bu tablonun üzerine başka bir Ressam  tarafından yeni bir resim yapılmış! Fakat yeni ve başka bir Ressam, bu sonradan yapılan resmi kazımış ve altında bulunan HAKİKİ TABLO'yu meydana çıkarmıştı . Türk Milletinin meziyetlerini, ilerleme ve medeniyete karşı olan kabiliyetlerini temsil eden tablo sultanlar devrinde aldatıcı diğer, bir resim ile örtülmüştü! Fakat büyük bir Adam gelmiş bu sonradan yapılan resmi hayrete şayan bir maharetle kazımış ve Türk Milletinin meziyetlerini meydana çıkarmıştır.
Pek ziyade hasta olan ve sonradan hayat ve kudret kazanan Milletin manzarasını görmekten daha güzel bir hal tasavvur olunmaz!
Bilhassa vücuda getirilen bu yeni değişiklikler hayretime mucip oldu! Türkiye'yi ilk ziyaret ettiğim zaman İstanbul'da iki Türkçe kelime öğrenmiştim  'çabuk ve yavaş' eski devir pek yavaş gidiyordu! O zaman arabacılara 'çabuk' demek mecburiyetindeydim. Bu defa ki ziyaretimde öyle bir sürate şahit oldum ki otomobilcilere 'yavaş' demek mecburiyetin de kaldım. Reisicumhur Gazi Hazretleri tarafından kabul olunmak büyük şerefine eriştim!  Büyük adamla iki saat kadar konuştum. Gazi hazretleri bana Goethe'nin bir sözünü hatırlattı,'' insanlar aynı zamanda düşünürler ve harekete geçerler!'' Gazi ile mülakatım o kadar kıymetlidir ki bunu iki kelime ile anlatmaya imkan yoktur. Bu hususta bizzat ben kalem yürüteceğim. Bütün dünya Gazinin yalnız faaliyetlerini bilirler, fakat ben kendileri ile görüşürken dünyanın meçhulü olan diğer büyük meziyetler keşfettim Gazi hazretleri faal oldukları kadar mütefekkirdirler!  Gazi hazretlerinin M. Mussolini ile mukayese edemeyiz! Çünkü teşebbüslerin bütün esası Milletlerinin  sosyal teşekkülleri ve hareket hatları arasında fark vardır. Her İkisi de milletlerine yeniden hayat ve kudret vermek istiyorlar, fakat içinde bulundukları ahval ve şartlar mukayese edilemez.
Burada Emil Ludwig neden Gazi Mustafa Kemal'i Mussolini ile karşılaştırarak bir fark tespit etmek zorunda kalmıştır.
Bu mecburiyet nedendir?
Bu cevap hangi sorunun karşılığıdır ve ya hangi konjüktürün dayattığı karşılaştırmadır, akıllarda bu ve buna benzer sorular  incelenmeye değer kalmalıdır ! Stalin ve Mussolini ile ne ortak yön vardır?
Ve Emil Ludwig 
2 ocak 1930 tarihinde Türkiye'den ayrılır.
Bence not defteri aldığı cevapların yanında tespit edemediği ve hatta kendinin bile cevaplayamadığı sorularla doludur ! veya almaya çalıştığı bilgiler!
Emil Ludwig'in cevabını bilmediği ve bu nedenle soramadığı sorular var mıdır ?
Yoksa bu diktatör diye andıkları büyük adamın Goethenin ilhamlandığı kültürün kökünü bilişi mi?
Her insanın sorduğu soru; aslında onun ruhunu ve sentezleyebildiği bilgi düzeyini yansıtmaz mı?
Kanımca konuyu, Emil Ludwig'in ATATÜRK ile yaptığı röportajı doğru anlayabilmek için,  üç ana başlıkta toplamak gerekir.
Yapılan röportaj öncesi ve sonrası röportajın da geçtiği yer ve her iki şahsiyetin önem arz eden özellikleri, özellikler derken de duruma kadar getirilen kişisel gelişim ve dünya gelişiminden söz etmekteyim.
ÖNCE dediğimiz de,
-Emil Ludwig kimdir?
-Hangi millete mensuptur?
-Hangi derneklere üyedir?
-Kendini nereye ait hissetmektedir?
-Nerede çalışmaktadır neler yapmıştır?
-Niçin görüşmek istemiştir? gibi. Bu sorular, ihtiyaç duyuldukça çoğalacak türdendir ve anahtardır! Bu anahtarlar ışığında, AN ve SONRASI rahatça incelenebilir inancındayım! Demek ki üç ana başlıkta bir inceleme yapmak boynumuza borç oldu!

7 Kasım 2017 Salı

LAİKLİK, Kemalist, Uzman Öğretmen "MİNE BÜLBÜL"

LAİKLİK
Laiklik daha çok hukuki bir mefhumdur, bu mefhumun din adamları arasında din karşıtlığı gibi gösterilmektedir.
Modern devlette laiklik dinlerin yerini alarak, vatandaşlar için kabulü zorunlu bir inanç sisteminin de mevcut olamaması demek değildir.
Laikliğin hukuk bakımından ifade ettiği mana; devletin din işlerine müspet veya menfi bir şekilde yani lehte ve aleyhte müdahale etmemesi demektir.
Gerçek bir laiklikte din düşmanlığı değil, tarafsız bir davranış   mevcuttur. Laik devlette; devlet dini olmaz, olmamalıdır.
Laiklik; modern devleti belirten bir vasıftır, aynı zamanda laiklik uygar yaşayışın bir şartıdır.
Laik sistem, din ve dünyevi işleri otoriteden ayırmıştır. Laik Devlet vatandaşlarının dünyevi ve beşeri ihtiyaçları ile ilgilenen ve bunları karşılamaya çalışan devlettir.
Genel ve ortak anlamıyla laiklik dini ve dünyevi otoriteyi yekdiğerinden ayrılmamanın, din işlerinin ferdin hususi hayatı sayılarak, ferdin vicdanına terk edilmesi ve devletin dinler karşısında tarafsız kalarak din hürriyetini sağlaması diye açıklanır.
Babamın kitap aralarına aldığı bu  notlardan anlaşılacağı üzere laiklik bir ayrışmanın bir imtiyazlaşmanın sınıflaşmanın önüne geçerek toplumu sıkı sıkıya birbirine bağlayan ahlaki ve hukuki temellerde en büyük ortak payda ile modern çağdaş diğer uluslar ile işbirliğini kuvvetlendirecek düzenektedir. Kapalı dinsel, etnik temelli bir yapıyı ortadan kaldıracak şekilde EVRENSEL DEĞERLER içeren hayati önemde bir ilke olarak TÜRK DEVRİMİNE hayat veren, can veren KÖK bir ilkedir.
Kongreler gerçekleşirken ortak karar alınarak İslam'ın kendi içinde var olan laiklik ilkesi uygulanmış, ULUS DEVLET aşamasında ise bu değer, evrensel değerler ile bütünleşmiştir. T.Cumhuriyetine kapalı içe dönük eleştirilerinin ne kadar haksız ve mesnetsiz olduğu, sadece bu İlkeyi incelemekle bile mümkün  görülmektedir. Ve bu bir çeşit manevi cihad anlamı taşımaktadır.
İslam dini açısından baktığımızda durum yine bu kadar ulvi ve mükemmel nitelik taşımaktadır. Cihadların en güzeli zorlamadan, incitmeden bir İMRENME duygusu vererek gerçekleştirmek değil midir? İşte ATATÜRK önderliğinde yapılanan TÜRK DEVLETİ bu irfan dolu esaslar ile YURT ta BARIŞ CİHAN da BARIŞ diyerek cihadların en güzelini en hayırlısını mükemmel şekilde yasallaştırmıştır.
Bu düşünceler ile yaşayış biçimi aslında hepimizin gizli belleğinde, duygu hafızasında saklanmış beklemektedir! Yeter ki açık bir dimağ ve vicdan ile değerlendirilsin! DEVRİM İLKELERİNİ yanlış yormak anlamamak başka bir format üzerinden ve sadece açılan pencere kadarından  bakıldığında; elbette ki görüş darlığına düçar olmaktan kendinizi kurtarmanız mümkün olmayacaktır. Oysa İslam dini ilk emrinde oku, anla, öğren gibi emir sıfatlar ile hitap etmedi mi? ATATÜRKÜMÜZ ZAĞNOS PAŞA CAMİİ inde verdiği hutbede yine kutsal kitabımızın ve dinimizin yeryüzündeki akla mantığa en uygun en mükemmel DİN olduğunu özellikle EGE kıyılarındaki BALIKESİR ilinden İLAN etmedi mi?
'TÜRKÜN ULU' SU
ULU ÖNDER RUHUN ŞAD OLSUN!
'AÇTIĞIN YOLDA GÖSTERDİĞİN HEDEFE YÜRÜMEYE AND İÇTİK'

20 Temmuz 2017 Perşembe

"ANITKABİRİMİZ" Kemalist Öğretmen: MİNE BÜLBÜL

ANITKABİRİMİZ
 Kemalist Öğretmen MİNE BÜLBÜL
            ANKARA TMMOB Mimarlar Odası Ankara Şubesi sitesinde yayınlanan ve medyaya düşen haberlere göre; 
Ankara Büyükşehir Belediye Meclisi’nin 11.05.2016 tarihinde Anıtkabir  Koruma Amaçlı İmar Planı   değişikliklerine ilişkin meclis kararının planları 1 yıl sonra askıya çıkmıştır.
            TÜRKİYE CUMHURİYETİ vatandaşı olarak yapılan veya yapılacak olan bu değişikliği açık ve net bir şekilde RED ettiğimi  ilan gereğinin muhatap kurumlar tarafından yapılmasını, açıkça, ilanen TALEP  ve ARZ etmekteyim.
Gerekçem ve gerekçemiz;
            Türk Milleti olarak her derdimizde her başımız sıkıştığında Anıtkabire gidip sesletmeden dert yanarız, içimizi döker, içimizden ağlarız.
            ANITKABİR de toparlanarak  dilek ve isteklerimizi bizi yegâne anlayan kişi olan ATATÜRK'ümüze bildirir, fakrı zaruretimizi dile getiririz. Çünkü bizi en iyi O anlar, O sever, O korur, bu bilinç bize yaşamımızla yerleşmiştir, damarımızdaki kan gibi, içimizdeki can gibidir. 
ANITKABİR kendimizi bulduğumuz, kendimiz olduğumuz yerdir. Anıtkabir; biz TÜRK MİLLETİ için 'Ulus'tur, 'Egemenlik’tir, 'Türklük’tür, 'İstiklal'dir, 'Hürriyet'tir, 'Vatan'dır, 'İstikbal'dir. 
            ULUSAL BAYRAMLARIMIZ'da mutlaka, özgürlüğümüzün ve çağdaşlığımızın önderi olan ATATÜRKÜMÜZÜ ziyaret eder, şükranlarımızı sunarız. Bu bütün Ulusum ve şahsım adına ekmek su kadar elzem bir  yaşamsal bir ihtiyaçtır. 
ANITKABİR, MİLLETÇE verilen KURTULUŞ savaşımızın ve   dünyada TEK  olan nadide  Türkiye  Cumhuriyetimizin  Kurucusunun Ebedi İstirahatgâhıdır, tüm dünyaya mal olmuştur.                       
            Dünya tarihi için emperyalist karanlıkları  aydınlatacak bir  güneşin yattığı kutsal mekânımızdır, abidemizdir.  Dünyadaki bütün büyük adamların Anıtmezarları nasıl bir titizlikle korunuyorsa! bir o kadar titizlik ve incelik gerektirir ve bu yapılmak zorundadır. Bu gün  yaşayan hükümet yetkililerinin masrafları bütçeye getirdikleri yük açısından bütün dünyanın diline pelesenk olmuşken, mali yetersizlik bahanedir,  abestir, tümüyle KEYFİYETTİR.
            Bu konuda hiç bir kurumun kuruluşun, partinin derneğin hakkı bir  tek T.C Vatandaşının HAKKINDAN DAHA YÜKSEK değildir.
Anıtkabir ve çevresinin imar planı değişikliği önceden usul dışında bir kaç mecburi değişiklik  yapılmış ise de, bundan sonra TAŞ DUVAR sınır olmak üzere;
            İçeride, herhangi bir yapısal duruma meydan verecek, yapıyı  gölgeleyecek, ticari yapı, oyun parkı,  satış alanı gibi, uhreviyatı zedeleyecek,

            Dışarıda, kat irtifasının yükseltilmesi ile  veya herhangi imar plan değişikliği ile yapıyı boğmak binalar arsına sıkıştırmak suretiyle, verilecek izin yenileme, değişiklik  ile ilgili,      yapıların  yapılmasını  şahsım ve T.C vatandaşları adına, tümüyle RED ediyor,  bu plan değişikliğini bütün dünya önünde kınıyor, aksi halde meşru müdafaa hakkımız ANITKABİR üzerinden, taraf icra organına ilanen, gereğini bilgilerinize ARZ ve TALEP ediyor ve ediyoruz...

5 Temmuz 2017 Çarşamba

CUMHUR'UN CUMHURİYETİ

CUMHURUN CUMHURİYETİ
M. K. ATATÜRK 19 Mayısta  Samsun'a çıktığında Osmanlı zulmü altındaki Türk Halkı kendi içinde gizli bir CUMHURİYET  tohumu saklıyordu.
Havza da bu birbirine bağlı fedakâr vatan sevdalılarını gördü ve sonra Ankara'da bu kendi imkânları ile içinde Cumhuriyet saklayan yapıyı önce kitaplardan okumuştu Ankara'ya geldiğinde üstü küllenmiş ancak hala sıcak, hala kor ateşle için, için yanan yapıyla karşılaştığında umutlar yeşermeye başlamış güneş ufukta belirmeye başlamıştı.
Ahiler iç Anadolu da toprağın tohumu sakladığı gibi saklıyor uygun ışık ve su kaynağında yeşermeyi serpilmeyi büyümeyi bekliyordu. Osmanlının çürümüşlüğüne karşın yapılan gizli antlaşmalara  karşı,  Hürriyet ve İstiklal uğruna bir hiç olmayı göze alan Vatan Evlatlarından biri sadece biri olan,
Çanakkale  Kahramanı M. Kemal ile kanlanacak can  bulacaktı.
Cumhuriyeti halkın ta kendisi kurar. Cumhuriyet bir halkın yüreğinde gizli belleğinde Önderimizin deyimi ile dimağında yaşar. Cumhuriyet halkın kendinde yaşayışında duyularında karakterindedir.
Lider ancak öncülük eder güç verir, hız verir, derler, toparlar hedefe odaklanmasını sağlar, içindeki cevheri açığa çıkarır.
Biz el ele tutuşup birbirimizle dayanışamıyorsak hiç kimse bir çare bulunmasına olanak yoktur.
Parlattığınız isimler, ancak bizlerin fakrı zaruretinden fayda sağlar. Bu bugünkü düzenek siyasilerin hepsi için aynıdır.
Meral'i Ümit i Metin' i Ayşe'si Ali'si ve diğerleri, yenisi, eskisi.
Hepsi üç aşağı beş yukarı birbirinin aynısıdır.
İğfal edilmişte olsa elimizde İrfanla kurulmuş, kanla yazılmış;
Cumhuriyetimiz var.
Ve yapacağımız tek şey 'aslımıza dönmektir'.
Cıvık, derişik maddeler gibi 'O' olmadı 'Bu' 'Şu' olmadı 'Bu yerine;
Kenetlen bütünleş, kendin Varol.

1 Mayıs 2017 Pazartesi

1 MAYIS TEŞVİŞİ, Kemalist "Uzman" Öğretmen: MİNE BÜLBÜL

1 MAYIS  TEŞVİŞİ
KEMALİZM diğer doktrinlerden kökten farklıdır ve emperyalistler KEMALİZM i bizden iyi bildikleri halde bir doktrin olarak kabul etmezler. Oysa KEMALİZM yaşayan ve her gün kendi gerçeklerini dayatan uzaklaşıldıkça istikbali öldüren bilimsel, yerelden doğmasına karşın son derece evrensel temelleri olan  örgütsel sistemdir.
ATATÜRK'ümüzün hastalandığı günlerden başlayan Emperyallerin en ince detayına kadar analiz ettikleri, sonra da tike tike ayrıştırıp dosyalar halinde kendi paramızla önümüze koydukları normlardır. Bir tek farkla o da birleştirilemeyecek ve bir bütün haline getirmemizi engelleyecek düzen de, önümüze gelmesidir. Üstelik araçları da kendi ellerinde olmak kaydıyla.  Kemalizm in en büyük ayrıcalığı hiç bir şekilde sınıfsal bir ayırım içermemesidir. olanaklar çerçevesinde bulduğum bir gazete kupürü sunuyorum.
Toplum işçi memur vs diye  katmanlara bölümlere asla ayrılmaz, ayrılmamıştır. KEMALİZM de herkes mesleği içinde emekçi, üretici ve diğer meslek alanlarının da  tüketicisidir. Dolayısıyla bir örgü bütünleşme söz konusudur. Bu bütün sade toplumların işbölümü ve TÜRK TÖRESİ'nin de örgütlenme biçimidir. Türk'e ait olduğu kadar aynı zamanda da özgür ve kendi kaderini tayin etmeye hak kazanmış  bütün Milletlerinde evrenselleşmiş kuralıdır. İşbölümü beşeriyetin  gelişimini sağlamış adım adım daha iyi ve güzele doğru yol alarak günümüzdeki bilim ve sanatta erişebileceği noktaya gelmiştir. Daha ilerleyebilmek adına hala yol ve yön gösterici olmaya gayret eden Bilim ve Sanat İnsanları bu yüzden önce her zaman daha fazlayı arzu eden, yapılmayanları yapmaya çalışan görülmeyenlerle ilgilenen kişilerdir bu yönde emek harcarlar toplumun diğer bütünü ise onların bu ürettiklerinden faydalanarak öğrenerek üretimde nitelik ve niceliği artırır. Bir  fabrika çalışanının kendi çalıştığı bölümde daha iyi iş çıkarabilmesi için gerekli olan teknik öğrenme nasıl hayata geçer. Fabrikanın iyi üretim yapabilmesi için şimdiki durumda bir öğrenim şartı getirilir, en az lise mezunu, ilkokul mezunu gibi ancak işin getirdiği özel teknik bilgileri fabrikada hizmet içi eğitim olarak verebilirsiniz. Bu ihtiyaca göre bir eğitim olur .Memleketimizde sözünü ettiğimiz hizmet içi eğitimlerin de bir çoğunda esastan hatalar olmasını  görmezden gelerek, bir fabrika işçisi işe girdiği zamandan, emeklilik zamanına kadar aynı işte verimli çalışmaya yönelik olarak yapılandırılır ve hatta zorlanır. Hizmet etmeye belli bir noktada kalmaya neredeyse mecbur edilir. Bazı büyük firmaların veya AR-GE çalışmaları yüksek olanlar küçük detaylarda çalışanın katkı sunmasını onaylar prim ile ödüllendirir. Ancak o güzel tasarımları veya büyük icatlar ses getiren değişiklikler ancak bu konuda yüksek eğitim yapan AR-GE çalışanları tarafından yapılır. Böylelikle toplum sınıflara katmanlara otomatik olarak ayrılır. Oysa Kemalist Sistemde Sanat ve Bilim yine üretim mekanizmasının içinde yerini almış direk olarak üretimde kaliteyi ve miktarı artırmaya yönelik konumlandırılmıştır.örneğin Kozlu maden ocağının Bando takımı gibi. Şimdilerde Memleketimizde ise gazete köşelerinde eğitimleri olmadığı halde  icatlar tasarımlar yapan bir sürü ilginç yetenekli insana rastlarsınız. Bu insanlar gerçek Türk töresiyle büyümüş ve pratik ve gerçek araçlar üretmeyi başaran kişilerdir. Kemalizm'in gerçekliği de burada yatar. İçinden çıktığı toplumun yaşayış biçimi gerçekliği Kemalizm'in kuralları olmuş eğitim de üretim sisteminin içinde gerçek fırsatlar her an her yerde ulaşılabilir düzenekte yedirilmiştir. İş ne kadar küçük de olsa büyükte olsa çalışan her  fırsatta yükselebilir gösterebileceği ivme sürekli desteklenir. Sadece bir çiftçi anne babadan doğan kişi Ziraat Mühendisliğinin en yüksek kademelerine kadar eğitim alacak düzende tasarlanmıştır.Fırsatı her zaman  yanı başında bulur. Cumhuriyetin ilk on yılı bu düzende yürümüş, eksiklerine ve yoksulluğuna  rağmen dünyanın içine düştü ekonomik krizde bile büyük bir kalkınma hamlesi üretmiştir.
İşte biz de Kemalist  Sistem darp edildiğinden bu yana Avrupa'dan ihraç edilen SINIFSAL ÖRGÜTLENME biçimini servis eden,
kendi Milletimizin gerçeklerinden ilke ve felsefesinden uzaklaşmamızı sağlayan bizi köklerimizden toprağımızdan gerçek yaşam koşullarımızdan alıp sanal, gerçekçi olmayan bir dünya ya itmiştir. Bu gerçeklik duygusu ile dikte edilen sanal dünyada yıllardır gidip gelen gerçeği hiç bir yerde bulamayan kendinden ve kendi gerçeğinden habersiz vatandaşlar olarak yaşayışımızın sebeplerinden biride bu olmuştur.
1 Mayıs İşçi ve Emekçi olarak bayram edeceğimiz gün aslında kendi fermanımızı imzaladığımız gündür. Ve biz gerçeklerimizden uzaklaşmanın  bayramını yapıyoruz. KEMALİST SİTEMİN darp edilişinden bu yana meydanlarda birbirimize girip, birbirimizi yaralıyor gazlıyor jopluyor ve yok ediyoruz. Kemalizm'i ve sistemi çok iyi bilen ve ayrıştırıp ayrıştırıp dosyalar halinde bize geri satanlar  ''LOZAN da biz size demedik mi?'' diye ellerini oğuşturuyor olmalılar.
Ne yapmak gerek! o halde ne yapmalı? nasıl yapmalı?
Bu soruların cevabını Ulu önderimiz M. Kemal ATATÜRK  vermiş. Sadece bize doğru anlayabilmek ve doğru uygulayabilmek gibi bir sorumluluk düşüyor.
İlk önce kabul etmemiz gerekenin KEMALİZM den başka diğer doktrinlerin masa üstünde kağıtlarda yazıyla kalemle VAR EDİLDİĞİNİ kabul etmemiz gerektiğidir. Bu gün herkesin anlayabileceği ölçüde SAĞ yani kapitalist doktrinde, sol dediğimiz SOSYALİST doktrinde üretilmiştir.Yaşamsal gerçekliği yoktur insan doğasına uygun değildir. Bunu uygulama ile ilerleyişin sonuna gelindiğinde birbirine ne kadar benzediklerinden rahatça anlamak görmek mümkündür.Örneğin SOSYALİST doktrini benimseyen toplumda sanat eseri veren CENGİZ AYTMATOV dan işçi sınıfının yaşadığı sorunları kadınların maddi problemler yüzünden sevmedikleri kişiyle evlendiklerini satır aralarından seçmek ve bir sosyolojik tahlil yapmak hiç de zor değildir. Diğer sanat dallarından ve sanat eserlerinden de arandığında kolayca bulunacağı ortadadır. Kapitalist doktrinde durum belki de bir kat daha vahim daha acımasızdır ancak ikisinin de sonucu 3 aşağı beş yukarı aynıdır. Masa üzerinde kalem ve kağıtla yaratılan düzenlerin hepsi en nihayetinde EMPERYALİZM in hizmetkarı ve aracı olarak, dünyayı tek başına yönetmeye talip olanlar tarafından kullanılır. Cümleleri soyar iyice basitleştirirsek ister sağcı ister solcu olun hizmet ettiğiniz tek yer emperyalizmdir durum bu kadar açık ve nettir. Öyle ki çıkış noktası özgürlükler ülkesi diye nam yapmış ABD'nin  1886 da ki işçi hareketleri olmasına karşın bu gün geldiği nokta açık ve barizdir.
Meydanlara çıkıp işçi hakları diye yırtınan,dayak yiyen ölen  her kişi ve can aslında  sadece ATATÜRK'ümüzün nitelemesiyle teşviş edilmiş halktır,bu türlü gösteriler ve yürüyüşler pazarlık payından öteye gitmeyen nafile yaklaşımlardır. Biz meydanlarda harap oluruz işçiyi yapılandıran güya seçilen başkanlar ve patronlar pazarlığa girişir. Gerçek bir iyilik iyileşme onurlu bir yaşam hakkı getirmekten çok uzaktadır. Bu sanallığı rakamsal verilerle ortaya koymaya çalışırsak  gözümüze ilk  çocuk işçiliği çarpar.                  
Ülkemizde her yıl iki milyon çocuğumuz tarımsal alanda mevsimlik işçi, kentsel alanda çırak olarak yasa dışı son derece ağır koşullarda çalışıyor. 2012 de kayda geçen resmi verilere göre de 32 çocuğumuz yaşamını kaybetmiştir.
Üstelik Ulusal Egemenliğini Çocuklarına armağan eden bir Millet olmamıza karşın rakamlar korkunç seviyededir.          
Ve her geçen gün gelir dağılım homojenliğini kaybettiğinden çocuk işçi sayısında önemli artışlar yaşanmaktadır. Aşağıdaki gazete kupürü durumun ciddiyetini gözlerimizin önüne sermiştir.
Şubat 2014’de Halk haber tarafından yayınlanmış bir gazete kupürü
Sn Güngör Uras bir gazete haberinde ülkemizdeki çalışan sayısını 25,5 milyon olarak belirtmiş ve devamında işsizlik ve sendikalaşma oranlarını şöyle ifade etmiştir.
''Ülkemizde 25,5 milyon çalışan 2 milyon işsiz var. Çalışanların 8.2 milyonu kayıt dışı ve özel sektörde çalışıyor Kamuda çalışanların sayısı 3milyon 440 bin,bunların 2.8milyonu kadrolu kalanı sürekli veya geçici işçi statüsünde
Özel sektörde sendikalaşma olan işyerlerinde 12.2 milyon çalışan var bu işyerlerinde çalışanların yüzde 10.6'sı ,1.3 milyonu sendika üyesi Sendikaların bulunduğu kamu işyerlerinde sendikalaşma oranı yüzde 70 dolaylarında sendikalaşma olan kamu işyerlerinde  2.2 milyon çalışanın1.6 milyonu kamu sendikaları yesi .''
rakamsal verilerden görüldüğü üzere bu gömlek bize uymamaktadır . Ayrıca sendikaya bağlılığın getirdiği niteliksel faydayı ölçme ve değerlendirmeye alırsak ayazda kaldığımızı anlamak zor değildir.
Atatürk'ümüzün ölümünden bu yana emperyalizmin bizimle eski bir hesabı vardır. Bu hesabı inceden ve teferruatla devreye sokmuştur. İsyanlarımız ve haykırışlarımız teşviş edilerek giydirilen bu deli gömleği yırtılmaya parçalanmaya mahkumdur.Milletin feraseti  bunu eninde sonunda çözecektir.
KEMALİST'ler için;
1 MAYIS BAHAR BAYRAMIDIR
ve bu yazılar yerine, yürüyüşler gösteriler,yapılandırılmış sanal (teşvişli) nutuklar atanlar yerine, buralardan ün ve şan elde etmeye savaşanlar yerine, kendi yediğini içtiğini,giydiğini kendi üreten toplamda 'kendi kendine yeten' kişi ve aileler benden, bizden meydanlara çıkanlardan daha ANTİ-EMPERYALİST tir.
Töresince üreten güzel eller ve yürekler doğanın canlandığı üretime ve yeniden doğuşa geçtiği
'1 MAYIS BAHAR BAYRAMINIZ KUTLU OLSUN'.

25 Nisan 2017 Salı

GERİ DÖNME, ASIL!.. (Belge & Haber: TAKVİM-İ VAKAİYE, 11 Nisan 1920)

GERİ DÖN-ME, ASIL!..
11 Nisan 1920 tarihinde neredeyse o günlerin resmi gazetesi diyebileceğimiz Takvimi Vaka-iye'nin haberine göre Anadolu da meşru vatan savunması için örgütlenmeye başlayan Kuvvayı Milliye başındaki M. Kemal ve arkadaşları hakkında çıkan Ferman Şeyhülislam tarafından da onanmış, çoğaltılıp yunan ve İngiliz uçakları ile Anadolu'nun her köşesine havadan atılmıştı. Fetvada M. Kemal ve arkadaşlarını  koruyan yerini bilip söylemeyen ihbar etmeyene de aynı ceza öngörülüyor valiliklere, memurlara, vatandaşlara Allah'ın Dünyadaki temsilcisi halife sıfatı, bütün bir dünyanın düzenleyicisi ve Osmanlı devletinin bekası gereği, vurgulanıyordu. O günlerde tamamıyla İngiliz baskısı altındaki Osmanlı Padişahı  İslam'ın Halifesi Mehmet Vahideddin Damat Ferit Paşa Hükümeti bulunuyordu.
Bu günlerde gazetelerimizden ve icra hakkını elde eden idarenin de dilinden düşürmediği Osmanlı Halifesi Vahideddin'in adının sık sık anılması bizi  geriye dönüp hafızamızı yoklama veya bilgileri yeniden kontrol etmeye teşvik ediyor.
Neden bu kadar sık geriye dönmek zorunda kaldık, mantığımız ve hafızamız eşliğinde yeniden düşünmemiz gereken nedir ?
Bu çağda Osmanlı övgüsünün, hatıratının bize getireceği fayda nedir?
Son anayasal ve yönetimsel değişiklikten sonra kendi kendini yönetme yada  yönetebilme hakkımız, kişi hak ve özgürlüklerine getirilen yeni düzenlemeler ile nereye doğru eviriliyor?
Balkon konuşmaları sırasında memleketimizde kaldırılan idam yasasının, hatibi teşvik etmek üzere konuşlandırılmış gurup idam çığlıkları bizleri ve memleketi nereye doğru götürmeyi planlıyor?
15 temmuz kalkışması araç edilerek aslında ne amaçlanıyor?
evrensel kuralları bile hiçe sayacak geriye dönük suç istinadının düzenleyicileri sesiz kalanları ve hatta teklif getirmekle taltif edilenleri hangi zümre?
ve hatta muhalefet görevi olarak addettiği yandaşlığı  imar ederken bindiği dalı kesen nasıl bir mantaliteyle hareket ediyor?
bunları tek tek incelemek bu günden yarına ders çıkarabilmek hiç bir olayı hesaba katmadan steril bir şekilde olayları yordayabilmek MAKSADA nail olmak için yeterli midir?
yoksa  geriye mi dönelim!
MİNE  BÜLBÜL

14 Nisan 2017 Cuma

"Efkârı Figanım" [[Atatürk’ümüzün Başkanlık Sistemine verdiği cevaplardan biri]] Mine BÜLBÜL

Efkârı Figanım
İçinde bulunduğumuz bu çalkantılı bulanık günlerde feryadım şu dur ki;
Atatürk’ümüzü doğru yorumlayabilmek ve yansıtabilmek bilerek ya da bilmeyerek bir hayli zor olmuş, kiminin işine gelmemiş, kimi kendini yormamış kimi kolayından çözmeyi seçmiş, kimilerinin de ruhu, algısı kişiliği yetmemiş. Öz metin ve şahsımın anladıklarını değişik şekilde yapmaya özen gösterdim.
İşte Atatürk’ümüzün Başkanlık Sistemine verdiği cevaplardan biri;
Arkadaşlarımız içinde Başvekillik yapacak zevat çoktur.
Türkiye Cumhuriyetinin yeni tazecik bir fidan gibi kök salmaya dallanıp budaklanmaya tam da gelişmeye serpilmeye başlayacağı yıllarda  (1929,30) çıkan ekonomik sıkıntı ve yönetim bunalımı dolayısıyla bir boşluk baş göstermiştir. Bu bunalımdan istifade etmek isteyen Türk Devriminin özel ve biricik sistemini, yapısını kavrayamayan halkı sürekli güdülmek zorunda olan devingen bir güruh olarak gören ve aslında mandacı zihniyet fırsatı değerlendirip olayları kendi istedikleri gibi kullanılacak zeminleri hazırlamak üzere hem TÜRK halkını hem de Ulu önderin mecburi İRADE koyuşunu bahane ederek Ulu Önderimiz M. K. ATATÜRK’e birçok yerde sıkıştırıcı manipülasyonlara açık, halkın kendini yönetme sistemini bozan kanunsuz iş ve işlemlere cevap çıkartacak, sorular sormayı ve de istedikleri gibi açıklayarak emellerini gerçekleştirecek her yolu düzenlemeyi ihmal etmemişlerdir.
Fakat bütün arkadaşlarım dâhil olmak üzere Milletin gönüllündeki eğilimin benim Başbakan, olmam yönündedir. Şu ve ya başka bir zorunluluk karşısında Cumhurbaşkanı olmama rağmen tam bir alçak gönüllülükle (kemali tevazu) ile baş tacı kabul ederek eksiksiz yüksünmeden gocunmadan tam yapmaya elverişliyim.
Bu takdirde benim riyaset-i cumhuru uhdemde bulundurmanın elbette imkân-ı manisi yoktur.
Bu durumda benim Cumhurbaşkanlığını da aynı zamanda gerçekleştirmemin bir engeli yoktur.
Benim alacağım bu yeni vaziyeti muhtelif tarz ve manalarda sui tefsir etmek Türk Milletinin efkârını teşviş edecek tarzda izahla kalkışmak hiç de makul ve mantıklı değildir.
Bu güne kadar yaptıklarım minnet duyan Milletin gönlünde sadece şahsıma uygun bulduğu, bu yeni duruma çeşitli anlamlar biçimler yükleyecek ve de Türk Milletinin acısını, yoksulluğunu, yoksunluğunu kendi isteklerine göre yapılandırıp, gereceğinden ayırarak biçimlendirerek yönlendirerek açıklamaya kalkışmak, acınacak kadar gerçeğe aykırı ve mantıklı değildir.
Amerikan sistemini memleketimize tatbik etmeyi hiç hatırıma getirmedim. Sistemsiz ve kanunsuz tarzda reisi cumhurlukla başvekâleti birleştirmeyi hiç düşünmedim. Ve düşünecek adam olmadığım bütün milletçe malumdur zannederim.
Amerikan sistemini memleketimize uygulamayı hiç düşünmedim ve de sistemsiz ve kanunsuz olarak Cumhurbaşkanlığı ile Başbakanlığı da birleştirecek adam olmadığım, bütün millete de malumdur, zannediyorum.
Bu günkü şeriat içinde bir hükümetin millet ve memleket menfaati için takviyesi ile masruf herhangi sözümü bin türlü malayanilerle istismar etmeye kalkışmak isteyenler, çok bedbaht adamlardır. 
Bu günkü kurallar dâhilinde bir hükümetin millet ve memleket gelişimini desteklemek üzere yaptığım beyanları ve herhangi sözümü bin türlü anlama ve saptırmalarla amaçları doğrultusunda kullanmaya kalkışmak isteyenler, bedavacı haksızlardır. Baş muhabire söylediğim sözler benim ağzımdan çıkmış ve gerek oldukça tekrar edeceğim sözlerdir.
            “Akşam gazetesi başmuharririne söylediğim sözler, benim ağzımdan çıkmış ve icabında daima tekrar olunacak sözlerdir.” (M. Kemal ATATÜRK)
Demeç ve sözler bugün anlaşılmak için biraz çaba istese de son derece açık ve kesin dille seslendirilen bu beyan umarım günümüze, özellikle yaşadığımız önemli yol ayrımına, ışık tutacaktır. Atatürk’ümüz Ulu önderimiz birçok konuda olduğu gibi yine önemli kurallar ve kaideler bırakmış yine bize düşen Devrim Kâmili vatandaşlar olmaktır. Sorumluluk yalnızca bizi yönetenlerin değil, ayrı ayrı her vatandaşın omuzlarındadır.

10 Nisan 2017 Pazartesi

"İKTİDARLAR ve DARBELER" Kemalist Öğretmen MİNE BÜLBÜL

İKTİDARLAR ve DARBELER
Kemalist Öğretmen MİNE BÜLBÜL
Yönetimi Halktan
Oy ve ya baskıyla aldıkları icra hakkını günümüze kadar keyfi hüküm hakkı olarak kullanmış, nadide Türk Devriminin niteliğini işbirlikçileri ile derece derece sapmalar tezgâhlamışlardır.
İlk sapma; Türkçeleştirme adı altında 1945 yılında Anayasal düzlemde yapılmıştır.
O günden bu yana Halkın kendini yönetme hakkı her yasa çalışması ile imtiyazlı genel vekiller yoluyla kesilmiş, kendini yönetme hakkı belinden kırılmıştır. Halka ait bütün topraklar çiftlikler kamu malları fabrikalar, ilk önce öz işleyişinden kopartılmış daha sonra zarar gerekçesi ile yok pahasına satılmıştır. 
Halkın iradesi ve beklentileri yadsınmaya değersizleştirilmeye başlamıştır. 
Geldiğimiz bu son nokta; ise tam bir teslimiyet ve güncel yaşamının her alanında görünmez bir işgaldir. Emperyal sistemin köleleri haline getirilişimizin, yasallaştığı günleri yaşamaktayız.
Tam bir teslimiyet, tam bir toplama kampına dönüşen memleket için; artık buradan öteye köy yoktur.
Bizler ne Suriyeli ne de Arap’ız!
Biz bin yıllardır hürriyet ile yaşayan bir medeniyetin temsilcileriyiz. 
Bin yıllardır tüm Milletlerin çekindiği yürekli, cesur, taklit edilen asıllarız.         
Türk Milleti Asilleriyiz.
İktidarı ve muhalefeti ile birlikte sahnelenen danışıklı döğüşü; her verdiğimiz oyun, keyfi ve kötüye kullanımını, içimiz yanarak, ah ederek yalnızca seyir edebilmekteyiz.
Dünya üzerindeki en mükemmel örgütlenmeye sahip Türkiye Cumhuriyeti;
Jeopolitik durumu ve mükemmel örgütü ile emperyalizmin ana hatta yegâne hedefi olmuş tarihsel dokümanları bile yok edilmiş, değiştirilmiş illümine edilmiştir.
Bu gün nadide Türk Devriminin tasfiyesinde son nokta yaşanmaktadır.
Çünkü Atatürk’ümüzün adım adım kurduğu KEMALİST sistem;
bu gün bile çağın ötesine geçtiği iddia edilen medeniyetlerin bile yakalaması zor dayanışma,  eşitlik hakça paylaşma ve örgütlenme temalarına bağlı Türk Ülküsü üzerine inşa edilmiştir.
Felsefecilerin, Doktrinlerin, Emperyallerin ve kendini her zaman halkın üzerinde gören zümrenin, kabul edemeyeceği kadar mükemmel olmasıdır.
Hiç bir doktrin, Kemalist sistem kadar detaylı, incelikli, sevgili koruyucu ve kollayıcı değildir.
Felsefe ise olması gerekeni söyler ancak eldeki olanaklar ile ne yapılacağının cevabını asla veremezler. Çözüm getirmek en iyiyi bulmak ve yaşatmak Kemalist Sistemin en işlevsel özelliğidir.
Ve Kemalizm dünyada kurulmuş sistemlerin en mükemmeli ve en kâmilidir.
Onun için adı Kemalizm’dir. Anadolu tasavvuf geleneğinin son ulaşımı, son noktasıdır.
Dünyaya gelmiş geçmiş en mükemmel lideri bağrından çıkaran Türk Milleti bu gün yok olma, vatanında parya olma, esir düşme imzasını kendi atacak kadar tarihinden ve Türklük bilincinden, İstiklalinden, Egemenliğinden uzağa atılmıştır. Bu yılların umut yitirimidir.
Ulu Önderimiz M. Kemal ATATÜRK Cumhuriyetçi, Devletçi, Milliyetçi, Halkçı, Laik ve Devrimci yapıyı halkına, gençliğine, askerine, polisine, her vatandaşına ayrı ayrı emanet etmiş,
Sonsuza dek Türk Milletini aydınlatacak İstiklal Güneşinin işleyişini yapısını örgütünü ortaya koymuş ve bununla da yetinmeyip, bu günleri yaşayabileceğimizi düşünerek Taşlara, Anıtlara nakşettirmiştir.
Ulusal Egemenlik için; bir Ulusun kendi yetkinliğini kendinin ortaya koyması irade ve hürriyet için her an her yerde hazır tetikte hazır olma gerekliliği vardır. Bizler Türk milleti olarak uzun süredir yönetime güvendik sadakatle bağlı kalarak, her oy kullandığımızda hayır ve uğur diledik. Ancak sadece temenni ve dileğin duanın yeterli olmadığı gün aşikar ortadadır. Çok geç kalmış olsak bile bize düşen Devrim Kâmili olmak ve Kemal olmaktır.
Atatürk’ümüzün ve Kurulan Cumhuriyetimizin;
Onurlu Hürriyet ve İstiklal sahibi vatandaşları olmaktır.
Vatanımız, Bayrağımız ve İstiklalimiz için yine
Ya istiklal, Ya ölüm! 

8 Nisan 2017 Cumartesi

BARIŞ ( İLK ADIMIM) Mine BÜLBÜL, Kemalist Uzman Öğretmen

BARIŞ ( İLK ADIMIM)
Mine BÜLBÜL,
Kemalist Uzman Öğretmen
Bir telefon sesi ile sorumluluk duygum görev bilincim ve toplantılara karşı duyduğum büyük tutku harekete geçmiş kendimi sosyal söyleşilerin lafazanlıkların dan koparıp Kızılay’dan Ulus'a doğru gitmek üzere otobüse atıvermiştim. Elimdeki, adres Işıklar caddesini gösteriyordu. 
Ankara'nın yıllanmış artık dar gelen cadde ve sokakları hiç alışkın olmadığı beni, karşılıyordu. Küçük esnafların, dükkânların önünden geçerek yapı numaralarına dikkat kesildim ve bana verilen adresin yerini buldum.
Dar ve sert merdivenleri çıkarken bir yandan da iç kapı numarası arıyordum. Gözlerim önüme çıkan sağlamlığı tartışılacak bu iç kapıda sarı pirinç levha paket bantları ile tutturulmuştu. Hemen ardından levhadaki ATATÜRK ismi gözlerimin fal taşı gibi açılmasına yüreğimin çok başka bir farkla çarpmasına sebep olmuştu. Kendime geldikten sonra bu levhayı bir solukta okumuş heyecandan donakalmıştım.
Kapıyı çalamadım. Elimi kapıya dokun durabilmek için sanki bir ruhsal abdest, tinsel bir arınma 
gerektiğini hissettim. Öğretmenliğim dolayısıyla her hafta en az iki kere saygı durduğum komut sesiyle başı önde ve dik hareketsizliğimle başlayan saygı duruşu şimdi yüreğimin fark tığıyla başlamıştı.  Saniyeler içinde betimsiz bir hayranlık saygı; yaşamımın bana verdiği şansla tüm benliğimi kaplamış duraklamış ve zamanı olabildiğince uzatmıştım.
Karşımda kocaman eşi benzeri olmayan, tek, nadide, biricikliğiyle bir Örgüt duruyordu ve bu Atatürk’ümüzün eli, aklı duyuncu iradesiyle kurulmuştu. Dokunmaya bile korkarak özenle kapıyı tıkladığım da zaman 27 Mayıs 2016’ saat 14:00’yi gösteriyordu.
Bu kısa zaman süren saygı diliminde beynimde bir şimşek şöleni yaşıyordum. Beynim renk ışık ses ve cümbüşü içinde ne yapacağını şaşırmıştı. Bütün hayatım boyunca öğrenebildiğim sav sözler bir ışık patlamasıyla beynime yayılıyor, bir müddet esir aldıktan sonra hemen ardı sıra yerini ötekine bırakıyordu. İçinde bulunduğum bu şölen ile yarım asırlık yaşamımın aydınlandığını onca başkaldırımın bir ödülü gibi dans ediyordu.
Levhada;
SS ANKARA Memurlar Tüketim Kooperatifi” yazıyordu.
Bir şimşek bana:
---‘Yurtta barış dünyada barış’ dedi,
---‘Cumhuriyet bir Fazilettir’ dedi,
---‘Bir elin nesi iki elin sesi var’ dedi,
Peki sizce başka neler dedi?