8 Mayıs 2018 Salı

FUAT YEŞİLKAYA 'KIRILMA'


                                                  KIRILMA 

  Atatürk ilkelerinden dönüş sürecinin yaygın bir kanı olarak 1950’de başladığı zannedilir. Ancak İsmet İnönü’nün 1938-1950 yılları arasında “Milli Şef” olarak geniş iktidar yetkileri ile sürdürdüğü yönetim, asıl ödünlerin verildiği ve Atatürkçü politikaların terk edildiği dönem olmuştur.
                   Emperyalizme yanaşma, İngiltere ve Fransa ile üçlü ittifak…
  Atatürk’ün ölümünden yalnızca 6 ay sonra Türkiye, 12 Mayıs 1939’da İngiltere, 23 Haziran 1939’da da Fransa ile iki ayrı deklarasyona imza attı. Deklarasyona göre taraflar “Akdeniz bölgesinde savaşa yol açabilecek bir saldırı halinde, etkin bir biçimde işbirliği yapmayı” kabul ettiler. Türk Dışişleri Bakanı Şükrü Saraçoğlu İngiltere Büyükelçisine antlaşmalarla ilgili olarak “Türkiye’nin bütün nüfuzunu Batı ülkeleri hizmetine verdiğini” söylemişti.!!
Üçlü İttifak antlaşması İngiltere ve Fransa ile imzalanan deklarasyonlar 19 Ekim 1939 tarihinde “Üçlü İttifak Antlaşması” haline getirildi. Antlaşmanın yapıldığı tarihte II. Dünya Savaşı sürmektedir. Böylece Türkiye Kemalist politikalardan ilk ödünü Atatürk’ün üzerinde en çok durduğu konulardan biri olan dış siyaset konusunda vermiş ve batı ile “bağımlılık ilişkisi doğuracak antlaşmalara” imza koymuştur; hem de ölümünden yalnızca 6 ay sonra…
Anlaşma yapılan İngiltere daha 15 yıl önce “Türkiye’yi yok etmeye kararlı olduğunu, Türklerin vahşi talancılar olduğunu ve Anadolu’dan uzaklaştırılacaklarını” söylüyor ve 1930 yılına kadar süren Kürt ayaklanmalarının hemen tümünü kışkırtıyordu. Tevfik Rüştü Aras’ın yerine Dışişleri Bakanı olan Şükrü Saracoğlu’nun imzaladığı Üçlü İttifak Antlaşması’na ilk tepki Almanya’dan geldi ve Hitler Türkiye’yi “ikinci derecede işgal
edilecek ülkeler” grubuna soktu. Türkiye’nin tarafsızlık politikasından uzaklaşmasına     Almanya’nın ardından Balkan Devletleri ve Rusya tepki gösterdi. Özellikle Türkiye ve Rusya artık birbirlerine karşı “öncelikli tehdit” oluşturan iki ülke haline gelmişlerdi. Gazi’nin dış politika uygulamaları her yerde sekteye uğratılmıştı.
24 Ekim 1945’de kurulan BM’ye girildi.

'KIRILMA' Fuat Yeşilkaya 

 
 •14 Şubat 1947’de Dünya Bankasına girildi.
 •11 Mart 1947’de İMF’ ye katılındı.
 •22 Nisan 1947’de Truman Doktrini kabul edildi.
 •04 Temmuz 1948’de Marshall Yardım Planı kabul edildi.
     İşte teslim anlaşmamız.
  Türkiye'de demiryolu yerine karayolu taşımacılığının tercih edilmesinin, ABD'nin yaptığı Marshall yardımının bir koşulu olduğunu, 1950 yılında ulaşımdaki %50 oranına sahip demiryolu taşımacılığının, 2003 yılında % 5’ e düştüğünü, Türkiye'de % 95 olan kara yolu taşımacılığının payının; ABD'de % 43 olduğunu, Şimdilerde kimseler bilmez.
Petrol savaşları hala neden devam ediyor dersek ? Bizim gibi pazarlar var oldukça devam edeceğinden.. !
  1926 yılına dönersek,
Kayseri Uçak Fabrikası Resmen Açıldı. 1926 yılında 120 Alman ve 50 Türk’ten oluşan ekip fabrikayı üretim için kurmuş ve dönemin Milli savunma Bakanı Recep Peker kuruluşundan iki sene sonra açılışını yapmıştır.
1930’da Fabrika Milli Savunma Bakanlığı’na devredilmiştir. Fabrika sonradan Hava Müfettişliği’nin emrine verildi.
1932 yılına kadar burada 15 adet Junkers A-20 imal edildi. 1932’ den sonra ilk anlaşma Amerikan Curtis-Wright grubuyla yapıldı. Anlaşmada Curtis’den avcı, yolcu ve Fledgling uçakları alınması planlandı. Bununla beraber Curtis-Wright uçaklarının montajının Kayseri’de yapılmasına karar verildi. Bu anlaşma sonrasında yapılan anlaşmalarla fabrika, II. Dünya Savaşı’na kadar içlerinde Alman Gotha 145, İngiliz Miles - Magister gibi uçaklarında bulunduğu 112 adet uçak imal etti.
1939’da fabrikanın uçak üretim, bakım ve revizyon hakkı Türk Hava Kuvvetleri’ne verildi.
Amerikan Marshall yardımı sebebiyle uçak üretimi durduruldu, 1950’de Kayseri Hava İkmal ve Bakım Merkezi oldu.
KIRILMA FUAT YEŞİLKAYA 

1. Dünya Savaşının ve devamında 2. Dünya Savaşının temel nedeninin Petrol olduğu göz önüne alınırsa ve Petrol Savaşları günümüzde hala mevcut ise, Türkiye üzerinde oynanan oyunlara daha başka bir göz ile bakmak gerekir. Marshall Yardımı adı altında Türk sanayi ve Eğitim Sistemi üzerine konan ipotek (başka bir deyişle teslimiyet), hava ve demiryollarından vazgeçilerek petrol ve yan sanayi ürünlerinin tüketimine dayalı “Karayolu” nu ulaşımda ve sanayide kalkınma için temel araç olarak seçmemiz (ya da seçmeye teşvik edilmemiz), denizi doldurarak, Topkapı Sarayı Duvarları boyunca sahil yolları, Beşiktaş Bulvarı, daha sonraları Otoyol yapımı ve Demirel'in dediği “Demiryolları Komünist işidir” veciz sözü, ülkemizin nereden nereye geldiğinin çok açık bir ifadesidir.
Dikkat edilecek nokta ;Türkiye 15 Şubat 1952’de NATO’ya girdi. Herkes başvurunun DP iktidarı tarafından yapıldığını sanır, ancak Nato’ya giriş için başvuru 4 Mayıs 1950’de İnönü zamanında yapılmıştı.14 Mayıs 1950’de yapılan seçimlerde DP iktidara geldiği için NATO’ya giriş şerefini(!) ise onlar yaşamıştır.
  Türkiye Milli şef İnönü zamanında ABD ile çeşitli konularda bir dizi ikili antlaşmalar imzaladı. Bunların içinde öyleleri vardı ki, değil bağımsız bir ülke bir sömürge bile bu antlaşmaları imzalamazdı.
  ABD ile yapılan ilk ikili antlaşma 23 Şubat 1945’de ki “Karşılıklı Yardım Antlaşması” Adı “Karşılıklı Yardım” olan bu antlaşmanın temel özelliği, ABD isteklerinin Türkiye tarafından kabul edilmesi, Türkiye’yi ağır yükümlülükler altına sokması ve hiçbir yükümlülük altına girmeyen ABD’nin haklarının korunmasıdır. Antlaşmanın 2.maddesi şöyledir: “T.C. Hükümeti, sağlamakla görevli olduğu hizmetleri, kolaylıkları ya da bilgileri ABD’ne temin edecektir.” Böyle bir maddenin bağımsız iki ülke arasında yapılan bir antlaşmada yer alması mümkün değildir. Türk Hükümeti ABD’ne hizmet sunmakla görevli olacak, bu görevin sınırı da belli olmayacak. Bu antlaşmanın birde 5.maddesi vardır ki : “Türkiye parasını ödemiş olsa da ABD Başkanı gerek görürse, aldığı malzemeleri geri vermeyi kabul etmiştir…” LEND LEASE antlaşması.
   İkinci antlaşma, 27 Şubat 1946’da yapılan bir kredi antlaşmasıdır.
•Bu antlaşmanın özü,dünyanın değişik yerlerinde ABD’nin elinde kalan ve ülkesine geri götürmesi pahalı olan eskimiş, bozuk savaş artığı malzemeyi satın alması koşuluyla Türkiye’ye 10 milyon dolar borç verilmesidir. Antlaşmanın II.bölüm 1.maddesi
şöyledir : “ABD Dış Tasfiye Komisyonu, Türk Hükümetine satacağı malzemelerin fiyatlarının, envanterini ve listelerini verecektir. Satış fiyatı ilgili mümessiller tarafından görüşülecektir.   Türk Hükümeti tarafından malzeme bulunduğu yerden ve bulunduğu gibi alınacaktır. Alınan malzemenin mülkiyeti Türkiye’ye geçmeyecektir. ABD Hükümeti alınan malzeme için herhangi bir teminat vermeyecektir.
•Bu ve önceki antlaşmada yer alan maddelerin ne anlama geldiğini Türkiye ve İnönü 1964 Johnson Mektubu ile öğrenecektir. LEND LEASE SETTLEMENT anlaşması.
27.12.1949’da imzalanan “Fulbright Antlaşması” “Türkiye ve ABD Hükümetleri Arasında Eğitim Komisyonu Kurulması Hakkındaki Antlaşma…” Milli Eğitim’de 27 Aralık 1947′de imzalanan “Fulbright Antlaşması” ile oluşturulan komisyon T.C eğitim sistemini şekillendirmekte. Anlaşma gereği komisyonun başkanlığını ABD’nin Türkiye’deki Büyükelçisi yapmakta. Fulbright komisyonu, ilkokuldan İmam Hatip’e kadar, tüm eğitim müfredatını belirliyor. Yarısı ABD’lilerden oluşan komisyona ABD’nin Türkiye büyükelçisi başkanlık ediyordu. Bu antlaşma Türk Milli Eğitimine yön verecek iradeye, ABD’nin önce ortak edilmesi daha sonra belirleyici olmasını sağlayacak koşulları yaratan bir antlaşmadır.
    Antlaşmanın 1.maddesi; “Türkiye’de Birleşik Devletler Eğitim Komisyonu adı altında bir komisyon kurulacaktır. Bu komisyon, niteliği bu antlaşma ile belirlenen ve parası Türk   Hükümeti tarafından finanse edilecek olan eğitim programlarının yönetimini kolaylaştıracaktır.”
Antlaşmanın en dikkat çekici 5.maddesi ise;
“Komisyon dördü T.C. Vatandaşı ve dördü ABD vatandaşı olmak üzere sekiz üyeden oluşacaktır. ABD’nin Türkiye’deki diplomatik misyon şefi komisyonun fahri başkanı olacak ve komisyonda oyların eşit olması halinde kararı komisyon başkanı verecektir…
    
    İsmet İnönü, 1963’te, Türkiye’yi ABD’nin yarı sömürgesi yapan bu durumu, şöyle açıklamıştı: “Daha bağımsız ve kişilik sahibi dış politika izlenmesini istiyorsunuz. Herkes aynı şeyden söz ediyor. Nasıl yapacağım ben bunu ? Karar vereceğim ve işi teknisyenlere havale edeceğim. Onlar ayrıntılı çalışmalar yapacaklar ve öneriler hazırlayacaklar. Yapabilirler mi bunu? Hepsinin çevresinde uzman denen yabancılar dolu. İğfal etmeye çalışıyorlar. Başaramazlarsa işi sürüncemede bırakmaya çalışıyorlar. O da olmazsa karşı tedbir alıyorlar. Bir görev veriyorum sonucu bana gelmeden Washington’un haberi oluyor. Sonucu memurdan önce sefirden öğreniyorum.”demiştir.
   ABD ile Eğitim konusunda yapılan bu antlaşma Türk Milli Eğitimini ABD denetimine bırakan süreci başlatmıştır. “Yeni Dünya Düzeni” politikalarının bizim için öngördüğü “dinsel eğitim” yada “eğitimin dinselleştirilmesi” bu antlaşma ile büyük bir boyut ve ivme kazandı. Eğitim birliği “dini eğitimde birliğe” kaydı. Eğitimin bu günkü hali ise sanırım herkes tarafından bilinmektedir…
  Tarafsız kalma politikası yürüten Atatürk, sanayi devrimine geçişteki en önemli ve en kıymetli unsurun insan olduğunu bilmekte idi. Birey yetiştirmek, onun ilk hedefi idi. Bu nedenle Köy Enstitülerinin alt yapısını ,sistemini hazırlamıştı.. Köy Enstitüleri eğitim modeli, bireylere olayların farkına varabilme yetisi kazandırıyordu. Kendi bilincine varan, ülkesinin ve dünyanın değerlerinin farkına varır. Bu da yurttaşlık bilincini yaratır. 

        Fuat Yeşilkaya 

KENDİMİ YONTUYORUM 


Saygıdeğer arkadaşım Fuat Yeşilkaya'nın yazısına eklentilerim.

   Atatürk bilginin gücüne olduğu kadar, bilginin kullanımını da son derece önemli bularak Yurtdışından davet edilen bilim adamları ile bilimsel toplantılar yapmış ve sonucunda, yine Türk Kültürüne ve yapısına uygun olan yepyeni yegane program ortaya koymuş, bu çalışmasını öneri niteliğinde bilim zümresine iletmiştir. 
  Eğitim alanındaki en büyük özellik bireyin yaşantısı dahilinde kendini gerçekleştirmeye ve sürekli eğitim hakkına olanak sağlayacak düzeneğin sağlanmasıdır. Kemalist Kurumların hemen hepsinde başarı dahilinde yükselme söz konusudur. Temel eğitimde bu günkü gibi sınıflara ve belirlenmiş bir müfredatla değil ihtiyaç analizleri doğrultusunda uygulama ve varlık gereğinden ortaya çıkar. 
   
     O halde Sosyal Demokrasinin en üst gerekleri yerine getirilse bile; bir kişiyi sınırlandırılmış belli bir formatta eğitmenin 'O' kişinin eğitimine karşı ketleyici, sınırlayıcı görür ve  gelişmeyi ve yükselebildiği kadar yükselmeyi engeller. Bu gün Hayat Boyu öğrenmenin temelinde yine Atatürk'ün bu sağlam öngörüleri vardır. Uygulama ve program ile düzenlemeler yapıldığında yine kültürel yükselmeyi sağlayacak alt yapı olarak uhdemizde mevcuttur. İnsan kendini kendi sosyal,kültürel, ekonomik çevresinde var eder ve ihtiyaç duyduğu, yaşamında kullanabileceği bilgileri benimser.     Şimdi çocuklarımıza dayattığımız konserve hayatlar bu yüzden kalıplı ve yaşamsal değeri olmayan bilgilerdir. Atatürk'ün Eğitim anlayışından doğan KÖY ENSTÜTİLERİ bir anlamda dalından koparılan çiçeğin bir müddet yaşayarak etrafa güzel kokular saçmasından ibarettir. Daha sonra ki yazılarımızda göreceğiz ki, Atatürk Teknik Okullar ve alt yapısı için harkulade sistemler geliştirmiş yine Törenin ortaklaşma yönünü kullanarak birbirine yardım ettirmiş, birbirini gerçekleştirmiştir. 
Bu sistem bir kök gibi birbirinden ayrılmaz bir bütündür. 1939'dan sonra maruz kalınan tepeden inmeci yaklaşım bu 'Ulu' Çınarın köklerinden aldığı suyu kesmiş ve kuruma başlamıştır. Köy Enistitüleri bu ağaçtan alınan bir şıvgındır. Aşı bir müddet tuttu gibi görünse de köklerini aramış bulamamıştır. Bütün bunların yanında itiraf edilmesi gereken hala 'O' okulların yetiştirdiği öğretmenlerin, yetiştirdiği nesil ! 

                               

                                 AYAKTA DİMDİK DURMAKTADIR! 
                                           

                                 NE MUTLU TÜRKÜM DİYENE ! 

    KEMALİST MİNE BÜLBÜL              
KEMALİST EĞİTİM
    
                             NE MUTLU ATATÜRK YOLUNDAN YÜRÜYENE ! 

29 Nisan 2018 Pazar

KEMALİST ÖĞRETMEN MİNE BÜLBÜL

ÖZGE YOL

 19 Mayıs ATATÜRK'ü Anma ve gençlik ve Spor Bayramı ile ilgili küçük bir araştırma yaparken rastladığım, Yeniçağ Gazetesinin yayınladığı video oldu, çünkü daha  önce böyle bir link yoktu ve yeni yüklendiği için hemen tıklayıp açtım.
     Başlıkta ATATÜRK ve 17 ŞUBAT 1923 İKTİSAT KONGRESİ yazıyordu. İktisat kongresi benim içinde son derece önemli dünya da eşi ve benzeri olmayan bir toplantı olduğundan daha önce edindiğim bilgiler, bir tersliğin olduğu konusunda yoğunlaştı. Dünyaya ve emperyalizme çekilmiş en akılcı, bilimsel dayanağı halkın ta kendisi olan bir büyük birliktelikti, İzmir İktisat Kongresi!  Bir Milletin Önderi ile nasıl sarmaş, dolaş olduğunu, nasıl kaynaştığını, ne denli erdemli kararlar aldığını kör gözün bile görebileceği ! Yok olma tehlikesi ile burun buruna gelen her açıdan istismara uğramış bir Halkın, ne denli yüksek bir kültürle şahlandığını asırlar boyu içinde sakladığı Cumhuriyet inancı ile taçlandığının etten kemikten abidesi olmuştur İzmir İktisat Kongresi !
   Dünyanın yayılım ve baskı ile çığırından çıktığı bu günlerde, ne kadar da çok TÜRK MİLLETİ'nin yine böyle bir oluşuma gerek duyduğu, hatta ve hatta bütün emperyal milletlerin baskısı altında inim inim inlediği günleri yaşıyoruz. İnsanların hayvanların, kurtların ve kuşların hakkı için yine TÜRK MİLLETİ ve ATATÜRK'ünün ışığında böyle bir birlikteliğe ne kadar muhtacız!  Ve ne kadar da uzağız!
   Türk yolunu şaşırdı sen gittin gideli ! Sen gittin  gideli, TÜRK kendini unuttu ! Öyle ki TÜRK adına dikkatsizlik özensizlik dip aramazlık, baştan savmanın ürettiği kolaycılık, anlık yaftalama, etiketleme daha ne ile betimlemeli ki !
     Neyse biraz aradım, taradım çok da uğraşmadım. Dikkatle dinleyerek not aldım. Bir de hemen ilgimi çeken ATATÜRK giysisi ve yaş durumu; ip uçlarım oldu. Çabukça da buldum.
Serüven şuydu! ve düştüm gurbet yoluna yani gereçeğin peşine! 
 Ben öyle bilgisayar kurdu vesaire de değilim işte kendi kendime ne çözdümse, ama insan bu bazen arsız, bazen erdemli, bazen dağları aşan cinsten! İnsan hata da yapar, sevap da işler ! Ancak içimde bitip tükenmeyen bir dürtü var beni KAMALİZM'e aşk ile sevda ile bağlayan. Hayatımda beni hiç bir şeyin bu kadar VAR ETTİĞİNİ, kendimi bulduğumu! Ve hiç bir getirisi olmadan ölümüne peşinden gitmekliğimden duyduğum  Sonsuz bir zevk ve sonsuz bir HAZİNE ile buluşmuşluk ! Duygularımın coşmasına sebep oldu.
    Hemen gazetenin yanlışlığını düzelttiğim ve facebook aracılığı ile arkadaşlarıma attığım sayfaya bir de  kısa bir duygu betimi yaptım. Umuyorum ki, ahvalimin tasviri olur. Kurduğum son tümceden de anlayacağınız gibi kimi Osmanlıca, kimi Öz TÜRKÇE! Hepsi benim halim. Kim derse ki ben eski değilim 'kökü' yoktur ve kim derse ki ben 'yeni'değilim ''GELECEĞİ YOKTUR!''
Öyleyse, diyelim bakalım ne kadarını dillendirebilir ne kadarını betimleyebiliriz ! Bu arada, ünlü bir İngiliz Edebiyat  sanatçısı Oscar Wilde'ın  sözü de hatırıma geldi, o sözü de analım. 'Ben  dehamın hepsini hayatıma verdim, eserlerim yalnız onun müsveddesidir.' Güzel tümce insan yaşamadığı duymadığı neyi somutlayabilir ki ! İçimden bir ses de  KEMALİST düşmanları da İngiliz edebiyatçı örneğinden dolayı bir etiket yapıştırmayı ihmal etmeyeceklerdir ama ben biliyorum ki aslında milletini satan manüple eden anlaşmaları bilerek yada bilmeyerek yine onlar mamül etmiştirler ve edeceklerdir! Neyse 'Asıl azmaz, bal da kokmaz diyelim!





                                         







                                     



                                            ÖZGE YOL
Ruhum senin izinde,ben ne yapayım!
 Bir kara sevdanın eşiğine düşmüşüm !
Ne ölür, ne de kalkabilirim !
Yollarını İZ  eylemiş, bir divaneyim..
Ne aklım kaldı, ne de bir çarem!
Ey Türkün şanlı yüzü,
Kabul olursa pervaneyim..


Sözü bu kadar eyledikten sonra konumuza gelelim. YENİÇAĞ Gazetsinin verdiği bağlantı (link) budur:
Konu başlığı ise  şudur:     video galeri gümdem
Atatürk'ün İzmir İktisat Kongresi'ndeki açılış konuşması
Kaynak Yeniçağ: ATATÜRK'ün İzmir İktisat Kongresi'ndeki Açılış Konuşması..
VİDEO ADI :  Mustafa Kemal Atatürk'ün, 17 Şubat 1923 tarihinde İzmir İktisat Kongresi'ndeki açılış konuşması...
Kaynak Yeniçağ:  ATATÜRK'ün İzmir İktisat Kongresi'ndeki Açılış Konuşması
YÜKLEME TARİHİ :   05 Mart 2018 saat 22:18

   Bir dikkatsizlik sonucu bu yapıldığını düşündüğüm, isimlendirmeyi düzeltmek aslına kavuşturmak istiyorum, bunun ile ilgili belgenin görselini de paylaşacağım.

 1932 yılı 11. Ayın 1. günlü 
TBMM ZABIT CERDESİ REİSİCUMHUR GAZİ HAZRETLERİ KEMAL ATATÜRK

   Metin aynen böyledir, kırmızı renk ile gördükleriniz asıl metin altında açılan naçiz parantezler bendenize aittir.
1 — Reisicumhur Gazi Hazretlerinin nutukları REİSİCUMHUR GAZİ HAZRETLERİ (şiddetli alkışlar arasında riyaset kürsüsünü teşrif buyurdular).
   — Büyük Millet Meclisinin muhterem azası;
     Büyük Millet Meclisinin 4 üncü devresinin 2 nci toplanma yılını açıyorum. Yüce milletimizin değerli vekillerini, saygı ve sevgi ile selâmlarım (Alkışlar).
     Aziz arkadaşlarım!
       Beynelmilel siyasî ve iktisadî buhranlardan, beşeriyetin duymakta olduğu sıkıntı ve acı devam etmektedir.
(1929 Yılı sonlarına doğru çıkan ekonomik bunalım sonucu tüm devletler ağır bir de siyasi kriz ile karşı karşıyadır ben bu bunalımın kasıtlı çıkarıldığını düşünüyor ve arkasında yaratılan  baskı ile kendini iyice belirlemiş olan Kamalizm'in ortadan kaldırılmasına yönelik olduğunu belirtmek istiyorum.  Acaba çok mu uçuk bir komplo teorisi olur? Bence değil nedeni açıklamak istersek 1.Dünya savaşı servis edilmek istenen suikastın başarısızlığı ile sonuçlanmış sonuçları itibari ile Anadolu coğrafyası gelgeç yeri olmak yerine barış ve huzura kucak açan mükemmel bir siyasi örgütlenmenin kaynaklığını yapmıştı. Bu silah tüccarlarının hoşuna gidecek bir durum değildir ve savaş dünyadaki en karlı ekonomik araçtır. bu aracı kullanarak ekonomiyi, kültürü  ve siyaseti elde tutmak mümkün ve kolaycadır. NİÇE bir aforizmasında bunu belirtti.)

 Siyasî buhranın mahiyeti, silâhları bırakma konferansının müşküllerinde hulâsa olarak müşahede edilebilir. İktisadî buhran ise, Milletler arasında mübadelenin azalması ve daralması şeklinde sahasını genişletmiş ve tesirini arttırmıştır. 
   (Konuşmanın Başlangıç bölümü  son derece temel evrensel bir noktadan alınarak dünya siyaseti,  ekonomik durumu etkilenen uluslar arası ilişkiler dolayısıyla dünya barışını son derce sade anlaşılır betimlenmesi ne kadar geniş ve kolay anlaşılır şekilde ifade edilmiştir. neredeyse o günlere ait bütün dünyayı bir KARTAL  kanadında seyir eder seyir ile de yetinmeyen ekonomik siyasi   ve ilişkiler açısından gerçekte neler döndüğünü idrak edebileceğimiz niteliktedir KEMAL ATATÜRK sanki vekalet aldığı vatandaşlarını bir KARTAL'ın sırtına bindirip dünya da siyasi ekonomik ve bunların getirdiği ilişkiler yumağını bilimsel bir saflıkla gözler önüne sermektedir.)  
 Bizim kanaatimizce beynelmilel siyasî emniyetin inkişafı için, ilk ve en mühim şart, milletlerin hiç olmazsa sulhu muhafaza* fikrinde, samimî olarak birleşmesidir (Alkışlar).
 (Memleketin iç sorumluluğunun yanında Dünya siyasetine de atıf da bulunarak yol gösterici samimi algı ve görüşleri ile anahtar olabilecek duygunun ifadesi açık ve net olarak TBMM den yine bütün dünya muhatap alınarak ilan edilmektedir. Burada dünya  barışı adına kurulan cemiyetlerin ve yapılan  görüşmelerinde daha samimi ve net olunması gerektiği, samimiyetsizliğin altında yayılımcı ve baskıcı politikaların uluslar arası ilişkileri ne denli  kusurlu olabileceğini vurgularken aslında dinler arasındaki  farkları ve Kutsal kitabımız KUR'AN  gerekleri ne kadar basitçe ve erdemle hiç kullanmadan ilan edilmiştir. KURAN= UMUT,  İSLAM= BARIŞ ise en iyi temsilcisi KEMAL ATATÜRK'tür . 'O'nun çizdiği gösterdiği  'Yurtta sulh Cihanda sulh'  felsefesini, her demecinde konuşmasında tespit etmek, işaretlerini görmek  duyumsamak mümkündür . Ulusları  ve Ulusların bir araya gelerek  kurdukları cemiyetlerin, samimi barış duygularına ihtiyaç duyduğu ve alt mesaj olarak da bu cemiyetler de yine emperyalist unsurların etkilerinin ne denli etkili olduğu vurgulanmış meclisin bu konuda uyanık ve dikkatli davranması için uyarıldığı da gözlenmektedir.
Dünya barışına genel bakıştan sonra, gök gözlü Kartalın memleket semalarına odaklanarak nasıl müstâkiliyeti,  İSTİKLALİ  ve İSTİKBALİ koruduğunu göreceğiz!)

    Biz iktisadî genişliğin temelini de, ancak her milletin refahla yaşamağa ve ilerlemeğe hakkı olduğunu teslim eden bir zihniyetle, bütün milletlerin birlikte çalışmaları yolunun bulunmasında gö­rüyoruz (Alkışlar).
    ('YURTTA BARIŞ DÜNYADA BARIŞ')
            Muhterem millet vekilleri!
      Bütün milletlerin güçlükle göğüs germeğe uğ­raştığı zorluklar içinde milletimiz büyük canlılık, Hükümetimiz yüksek isabet göstermektedir (Alkışlar).
  Komşularımızla ve bütün milletlerle münasebetlerimiz ciddî, samimî sulh ve emniyet fikrine müstenit olarak inkişaf etmektedir (Alkışlar).
(Dünya barışının en önemli girdisinin, dürüstlük ve samimi dostluk ilişkiler  kurmasından geçtiği yine vurgulanmış olup, bütün dünya Uluslarının kendi Ulusal var oluşunu, yaşam hakkını gözetmeye bir birinin yurtları üzerinde yaşam hakkına saygıyla riayet etmeye ne denli ihtiyaç ve önemli olduğunun belirtildiği ortadadır.)
   Dostlar arasında, dürüst bir vaziyetin muhafazası bizim, daima çok ehemmiyet verdiğimiz bir esastır (Alkışlar).    
MUVAKKAT REÎS — Ekseriyet vardır efendim. Reisi Cumhur Hasretleri nutuklarını irat buyuracaklardır.  
    (VİDEO da geçen bölüm bu bölümden itibaren kayıta alınmıştır .Dikkatle dinlemenizi ve okumanızı öneririm . Daha önce de sosyal medyada da belirttiğim gibi 'KEMAL ATATÜRK göklerde KARTAL yerde ise bir BOZKURT' niteliğindedir. Keskin zekası ve güçlü sezgileri ile dünyanın yegane barış ÖNDER'dir. Barışçıllığı yanında dikkati tedbiri her daim esas kural olarak benimsemek zorunda olan programların varlığını önemli bulmuş, kuru kuru umut etmenin ve sadece tevekkülün atalet yaratacağını da belirtmiş oluyor.)
      Beynelmilel iktisat güçlüklerine karşı, halin icabına göre, müdafaa, muvazene, inkişaf tedbirlerini almaktayız. Karşısında bulunduğumuz her imkânı genişlik ve kolaylık yolunda tatbik etmeğe çalışıyoruz.
  Millî iktisadın ve paranın gösterdiği kudret ve istikrar; alınan tedbirlerin isabetine kanaat verecek mahiyettedir. Bütçenin vaziyeti, tahminlerin bu yıl tahakkuk edebileceğine kuvvetli umut vermektedir. Her halde muvazeneli bir bütçenin temini, gelecek yıla düşen kaygulanmızın, yine esası kalacaktır.
 (KAYGI ne güzel açmış başlığı yine; Psikoloji bilim dalı  da belli derecede ki, kaygının bünyeyi canlı ve dinamik tuttuğunu söyler. Başarılarımıza rağmen gelecek yılın bütçesini  yaparken  belli miktarda kaygıyı duymak,somut verilere yansımasını sağlamak esas kabul edilecektir.)
   Aziz arkadaşlar!
      Her zaman göz önünde bulundurduğumuz ana işlere, ara vermeden, devam etmeğe mecburuz.
    Demiryolu programının tatbikatına devam edeceğiz (Alkışlar).
     Ziraat sahasında ıslah müesseselerini tamamlayacağız.
      İhracat mallarımıza hariçte alıcı bulmak ve satışlarımızı genişletmek için, her tedbiri arayıp bulmak ehemmiyet verdiğimiz noktadır (Alkış­lar).
      Millî ihtiyaç ve menfaatlerimizin mübrem kıldığı sanayi şubelerinin bir an önce, tahakkuk ettirilmesine, hassasiyetle çalışıyoruz.  
(Emperyalizme karşı verilebilecek savaşta en güçlü silah, üretimde açık alan bırakılmamasıdır. Konunun ehemmiyeti ortada ve her türlü tedbir ve tedarikin yapılmasını hedeflemek  emperyalizmin hangi araçlar ile daima açık noktaları zafiyetleri kullanarak şiddetleneceğini ve tehditkar olabileceğini işaret vermektedir .)
      İçtimaî hastalıklar ile mücadele faaliyetini arttıracağız.
  (1.Dünya Savaşı sonrası ve Osmanlı'nın gerileme devrinde bozulan Halk sağlığı, uzun yıllar süren savaşlar ile neredeyse soy kırıma uğrayan Milletin  Memleket çapında yaygın sağlıksızlık ve bulaşıcı hastalık ile mücadelenin devam etmesi gerekliliği ! Bana 'Dokuz Umdenin' başlığını hatırlattı! İnhilal ve izmihlal altındayız. Bozulama, dağılma ve yok olma tehlikesi karşı karşıyayız!)   
        Millî kültürün her çığırda açılarak yükselmesini,
   Türk Cumhuriyetinin temel dileği olarak temin edeceğiz (Alkışlar).
     Türk dilinin, kendi benliğine, aslındaki güzellik ve zenginliğine kavuşması için, bütün devlet teşkilâtımızın, dikkatli, alâkalı olmasını isteriz (Alkışlar).
(Neydi bu Türklüğün aslındaki güzellik ve zenginlik? Aslımız ile uğraşmayalı, unutalı epey zaman oldu! Çağdaşlığı özenti olarak yorumladığımızdan bu yana, siyasi ve ekonomik kölelik, kültürel köleliğe sirayet etti. Artık aslımıza ve kültürümüze göre davranmak bir yana, aslımıza uygun düşünemiyoruz bile! Oradan oraya sürülen kitlesel devinimler, akıl ve mantığın önüne geçmiş bilim ve bilimsel düşünebilme becerisini çok uzaklarda bırakmış, tepkisel dürtülerin altında savruluyoruz!)
   Muhterem arkadaşlar! Milletimiz her güçlük ve zorluk karşısında, durmadan, ilerlemekte ve yükselmektedir (Alkışlar).
     Büyük Türk Milletinin, bu yoldaki hızını, her vasıta ile arttırmağa çalışmak, bizim, hepimizin en kutlu vazifemizdir. (Sürekli alkışlar arasında kürsüden indiler)
(TÜRK Milleti yolunu şaştı, yokuşlara sürüldü ATATÜRKÜM ! Kudretli ve dinamik Uluslar, tıpkı akarsular gibi çağlamak, akmak, yol almak zorundadırlar! Yüksek işlevli beyinlerde böyledir. Eğer kendilerini gerçekleştirme olanağı bulamazlarsa sapar, kirlenir, yosun tutarlar! Aslımıza dönmek umuduyla diyelim ! UMUT bizim kaynağımız ve KUTSALIMIZDIR!)
NE MUTLU TÜRKÜM DİYENE!     
 Toplam olarak bakıldığında nasıl bir hesap verme ve sorumluluk duygusu içinde bir çalışma yürütüldüğü gözler önündedir.  Günümüzün pervasızlığı, ben yaptım oldu mantığından uzak HALK adına alınan yetkinin HAK gözetilerek kılı kırk yaran bir vekalet sorumluluğu içinde somutlaşmasının yanı sıra ÖNDERLİK niteliğinin gerektirdiği öngörülülük davranışları ile ne kadar hassas biçimde yoğrulduğunu görmemek mümkün değil!
  Bu konuşmada daha sonraları bir program olarak dikkat çeken CHP'si 1935 Programının tümüyle kâmile erdiğini görüyoruz. Günümüze uygulaması halinde, bütün yurdu kalkınma, iç barış ve dış barış içinde, istikbale ulaştıracak yegane program KAMALİZM, benim betimim ile ÖZGE YOL olarak bizi beklemektedir.

4 Aralık 2017 Pazartesi

"HAKİKİ TABLO" - Kemalist Öğretmen: MİNE BÜLBÜL

HAKİKİ TABLO
Hukuk tahsilli, Gazeteci Emil Ludwig Türkiye ile sıkı ilişkiler içinde bulunmuş! I.Dünya savaşı sıraları olmak üzere bir kaç kere Türkiye'ye, özellikle de 30 Aralık 1929'da Kemal Atatürk'ü görmeye gelmiştir. Gazeteci özelliği olarak  iyi bir bibliyograf oluşu ve bence bir de fazlası ile! Bu fazlayı sona bırakmak daha uygun olur düşüncesindeyim! Gazeteci olması nedeniyle, yaşadığı dönemin liderleri ile tarihe geçmiş şahsiyetlerin edebi türden mükemmel biyografileri ile değer üreten, yaptığı röportajlarla dönemin önemli liderlerinin tanıtımına imza atan Emil Ludwig'in söz konusu  dönem liderlerinden  Mussolini ve Stalin ile yaptığı tarihsel röportajlar ile de büyük  kütüphanelerin önemli belgeleri arasında yerini korumaktadır. Mussolini ve Stalin'in ortak sonları da dikkate değer ayrı bir konu! Bu küçük giriş tanıtımından sonra tekrar Emil Ludwig'in hayatı ve eserlerine genişçe değinmek üzere diyelim ve bu konuya değinme gereği duyuran ilk güdüyü üreten dolayısıyla dikkatimi çeken 'Tarih Dünyası' adlı dergide Emil Ludwig ile yapılan roportaja geçelim. Okuduğum anda çok beğendiğim, ne güzel betimlenip, somutlaştırılmış dediğim güzel ifadeler!  Karşılaştığım anda, paylaşmayı çok istedim, çünkü Atatürk'ümüzün ölümüyle devreye giren tek akıl ciddi bir şekilde olanı biteni anlamamızı zorlaştıracak şekilde bilim ve kültür dünyasını baskılamış, neredeyse yok etmiştir!  Bu bilgilere dolaylı kaynaklardan ulaşmak, zorluklar yanında gerçeğinde göreceli hale gelmesini adeta zorunlu kılıyor ve bilgi ne yazık ki, bulanıyor! Doğaldır ki, ben de sınırımız dışı sitelerin kalitesinde, sistematik ve ciddi çalışmalar ile zenginleşmiş siteler, bağlantılar, köprüler ve dijital de olsa belgeler bulmak, okumak,  zenginleşmek isterdim. Ne yazık ki, kör karanlıkta iğneyle kuyu kazıyoruz ! Bu belki de kişisel körlüğümüzden de kaynaklanıyor olabilir.Böyle olma olasılığı da vardır. Bilemiyorum açık kapı bırakıp göremediğimiz yetersizliklerimizi yansıtıp, KEMAL'e ermeyi zorlaştırmayalım kolayca yapanlar, mutlaka vardır! Fakat bizim KEMALİST işler epeyce zor ilerliyor. Bir türlü kurulamıyoruz! Özlemle tamamlanmayı bekliyorum!
Atatürk'ün ağzından çıkan orijinal metinlere ulaşmak bile belli bir çabayı ve zorluğu peşinde getiriyor ve her tercümanın kafasındaki ATATÜRK kendi penceresinden gördüğü kadar. Hal böyle olunca kimsenin ATATÜRK'ü kimsenin ki ne benzemiyor! Bu da yetmez gibi kimse kimsenin Atatürk'ünü  beğenmiyor!Bu beğenmemeye ben deniz de dahil! Ve en çok şikayetim bir takım gruplar ve partiler hatta particikler Atatürk ile ilgili belgelerin aslını ellerinde tutup kendilerine imtiyazlar ve özel haklar devşirmeyi de KEMALİZM olarak yansıtıyorlar. Aslın paylaşılmadığı bir sürü tercüme ortalıkta dolanıyor ve korkunç bir siyasi rant çevriliyor. Oysa yiğit olan er meydanına açıkça çıkar! buradan anlıyorum ki; mevzu Vatan değil mevzu politik rant ve altında dönen dolap! Atatürk'ümzün 'HAKİKİ TABLO'sunu her eylemleri ve demeçleri ile 'alacalı kargaya' çevirerek! Esefle kınıyorum!
ATATÜRK Osmanlıcayı öyle bir ustalıkla kullanıyor ve öyle hakim ki bir cümlesi ile nerdeyse bir kitap yazılır. O kadar zengin ve örüntü dolu. O nu anlatmaya hacmini yakalamaya ömrümüz yeter mi bilmem! Ancak bayrak yarışının bize düşen etabını en iyi derece ile bitirmek zorundayız!
Beğendiğim metni derhal iletmeye çalışacağım bu metnin kaynak kişisini  bibliyograf diye niteledim, çünkü hep öyle nitelenmiş! Umarım uygundur! Baştan söylemek gerekirse, bence daha fazlası!
KAYNAK, TARİH DÜNYASI
ÜNLÜ TARİHÇİ EMİL LUDWİG’İN TÜRKİYE'YE HAYRANLIĞI.
Ünlü Alman tarihçisi Emil Ludwig Türkiye'ye gelmiş ve 30 Aralık 1929 tarihinde Reisicumhur Mustafa Kemal Paşa tarafından kabul olunmuştur. Emil Ludwig'in bu görüşmenin ardından izlenimlerini yansıtan demeci, HAKİMİYETİ MİLLİYE GAZETE'sinde yayınlanmış ve  gazete muhabirine ilgi çekici betim ve karşılaştırmalarda bulunmuştur!
Ankara'ya geliş nedenini öncelikli olarak Reisicumhur  Gazi Mustafa Kemal'i görmek olduğunu beyan etmiş, gerekçesini ise ''Çünkü zamanımızın en büyük Devlet Adamını tanımak isterim'' diye belirtmiştir. ''Bundan başka umumi harp esnasında Türkiye ye gelmiştim. Dostlarım bana daima memleketimizde beş altı sene içinde vücuda getirilen büyük ve hayrete şayan ilerleme ve medeniyet eserlerinden bahsettiler! Bunları da bizzat görmek ve incelemek istedim.'' der.
<<...memleketinizi ziyaret ederken İtalya'da gördüğüm bir (ressam elinden çıkmış yağlı boya tablo) tabloyu hatırladım! Meşhur bir Ressam tarafından yapılan bu tablonun üzerine başka bir Ressam  tarafından yeni bir resim yapılmış! Fakat yeni ve başka bir Ressam, bu sonradan yapılan resmi kazımış ve altında bulunan HAKİKİ TABLO'yu meydana çıkarmıştı . Türk Milletinin meziyetlerini, ilerleme ve medeniyete karşı olan kabiliyetlerini temsil eden tablo sultanlar devrinde aldatıcı diğer, bir resim ile örtülmüştü! Fakat büyük bir Adam gelmiş bu sonradan yapılan resmi hayrete şayan bir maharetle kazımış ve Türk Milletinin meziyetlerini meydana çıkarmıştır.
Pek ziyade hasta olan ve sonradan hayat ve kudret kazanan Milletin manzarasını görmekten daha güzel bir hal tasavvur olunmaz!
Bilhassa vücuda getirilen bu yeni değişiklikler hayretime mucip oldu! Türkiye'yi ilk ziyaret ettiğim zaman İstanbul'da iki Türkçe kelime öğrenmiştim  'çabuk ve yavaş' eski devir pek yavaş gidiyordu! O zaman arabacılara 'çabuk' demek mecburiyetindeydim. Bu defa ki ziyaretimde öyle bir sürate şahit oldum ki otomobilcilere 'yavaş' demek mecburiyetin de kaldım. Reisicumhur Gazi Hazretleri tarafından kabul olunmak büyük şerefine eriştim!  Büyük adamla iki saat kadar konuştum. Gazi hazretleri bana Goethe'nin bir sözünü hatırlattı,'' insanlar aynı zamanda düşünürler ve harekete geçerler!'' Gazi ile mülakatım o kadar kıymetlidir ki bunu iki kelime ile anlatmaya imkan yoktur. Bu hususta bizzat ben kalem yürüteceğim. Bütün dünya Gazinin yalnız faaliyetlerini bilirler, fakat ben kendileri ile görüşürken dünyanın meçhulü olan diğer büyük meziyetler keşfettim Gazi hazretleri faal oldukları kadar mütefekkirdirler!  Gazi hazretlerinin M. Mussolini ile mukayese edemeyiz! Çünkü teşebbüslerin bütün esası Milletlerinin  sosyal teşekkülleri ve hareket hatları arasında fark vardır. Her İkisi de milletlerine yeniden hayat ve kudret vermek istiyorlar, fakat içinde bulundukları ahval ve şartlar mukayese edilemez.
Burada Emil Ludwig neden Gazi Mustafa Kemal'i Mussolini ile karşılaştırarak bir fark tespit etmek zorunda kalmıştır.
Bu mecburiyet nedendir?
Bu cevap hangi sorunun karşılığıdır ve ya hangi konjüktürün dayattığı karşılaştırmadır, akıllarda bu ve buna benzer sorular  incelenmeye değer kalmalıdır ! Stalin ve Mussolini ile ne ortak yön vardır?
Ve Emil Ludwig 
2 ocak 1930 tarihinde Türkiye'den ayrılır.
Bence not defteri aldığı cevapların yanında tespit edemediği ve hatta kendinin bile cevaplayamadığı sorularla doludur ! veya almaya çalıştığı bilgiler!
Emil Ludwig'in cevabını bilmediği ve bu nedenle soramadığı sorular var mıdır ?
Yoksa bu diktatör diye andıkları büyük adamın Goethenin ilhamlandığı kültürün kökünü bilişi mi?
Her insanın sorduğu soru; aslında onun ruhunu ve sentezleyebildiği bilgi düzeyini yansıtmaz mı?
Kanımca konuyu, Emil Ludwig'in ATATÜRK ile yaptığı röportajı doğru anlayabilmek için,  üç ana başlıkta toplamak gerekir.
Yapılan röportaj öncesi ve sonrası röportajın da geçtiği yer ve her iki şahsiyetin önem arz eden özellikleri, özellikler derken de duruma kadar getirilen kişisel gelişim ve dünya gelişiminden söz etmekteyim.
ÖNCE dediğimiz de,
-Emil Ludwig kimdir?
-Hangi millete mensuptur?
-Hangi derneklere üyedir?
-Kendini nereye ait hissetmektedir?
-Nerede çalışmaktadır neler yapmıştır?
-Niçin görüşmek istemiştir? gibi. Bu sorular, ihtiyaç duyuldukça çoğalacak türdendir ve anahtardır! Bu anahtarlar ışığında, AN ve SONRASI rahatça incelenebilir inancındayım! Demek ki üç ana başlıkta bir inceleme yapmak boynumuza borç oldu!

7 Kasım 2017 Salı

LAİKLİK, Kemalist, Uzman Öğretmen "MİNE BÜLBÜL"

LAİKLİK
Laiklik daha çok hukuki bir mefhumdur, bu mefhumun din adamları arasında din karşıtlığı gibi gösterilmektedir.
Modern devlette laiklik dinlerin yerini alarak, vatandaşlar için kabulü zorunlu bir inanç sisteminin de mevcut olamaması demek değildir.
Laikliğin hukuk bakımından ifade ettiği mana; devletin din işlerine müspet veya menfi bir şekilde yani lehte ve aleyhte müdahale etmemesi demektir.
Gerçek bir laiklikte din düşmanlığı değil, tarafsız bir davranış   mevcuttur. Laik devlette; devlet dini olmaz, olmamalıdır.
Laiklik; modern devleti belirten bir vasıftır, aynı zamanda laiklik uygar yaşayışın bir şartıdır.
Laik sistem, din ve dünyevi işleri otoriteden ayırmıştır. Laik Devlet vatandaşlarının dünyevi ve beşeri ihtiyaçları ile ilgilenen ve bunları karşılamaya çalışan devlettir.
Genel ve ortak anlamıyla laiklik dini ve dünyevi otoriteyi yekdiğerinden ayrılmamanın, din işlerinin ferdin hususi hayatı sayılarak, ferdin vicdanına terk edilmesi ve devletin dinler karşısında tarafsız kalarak din hürriyetini sağlaması diye açıklanır.
Babamın kitap aralarına aldığı bu  notlardan anlaşılacağı üzere laiklik bir ayrışmanın bir imtiyazlaşmanın sınıflaşmanın önüne geçerek toplumu sıkı sıkıya birbirine bağlayan ahlaki ve hukuki temellerde en büyük ortak payda ile modern çağdaş diğer uluslar ile işbirliğini kuvvetlendirecek düzenektedir. Kapalı dinsel, etnik temelli bir yapıyı ortadan kaldıracak şekilde EVRENSEL DEĞERLER içeren hayati önemde bir ilke olarak TÜRK DEVRİMİNE hayat veren, can veren KÖK bir ilkedir.
Kongreler gerçekleşirken ortak karar alınarak İslam'ın kendi içinde var olan laiklik ilkesi uygulanmış, ULUS DEVLET aşamasında ise bu değer, evrensel değerler ile bütünleşmiştir. T.Cumhuriyetine kapalı içe dönük eleştirilerinin ne kadar haksız ve mesnetsiz olduğu, sadece bu İlkeyi incelemekle bile mümkün  görülmektedir. Ve bu bir çeşit manevi cihad anlamı taşımaktadır.
İslam dini açısından baktığımızda durum yine bu kadar ulvi ve mükemmel nitelik taşımaktadır. Cihadların en güzeli zorlamadan, incitmeden bir İMRENME duygusu vererek gerçekleştirmek değil midir? İşte ATATÜRK önderliğinde yapılanan TÜRK DEVLETİ bu irfan dolu esaslar ile YURT ta BARIŞ CİHAN da BARIŞ diyerek cihadların en güzelini en hayırlısını mükemmel şekilde yasallaştırmıştır.
Bu düşünceler ile yaşayış biçimi aslında hepimizin gizli belleğinde, duygu hafızasında saklanmış beklemektedir! Yeter ki açık bir dimağ ve vicdan ile değerlendirilsin! DEVRİM İLKELERİNİ yanlış yormak anlamamak başka bir format üzerinden ve sadece açılan pencere kadarından  bakıldığında; elbette ki görüş darlığına düçar olmaktan kendinizi kurtarmanız mümkün olmayacaktır. Oysa İslam dini ilk emrinde oku, anla, öğren gibi emir sıfatlar ile hitap etmedi mi? ATATÜRKÜMÜZ ZAĞNOS PAŞA CAMİİ inde verdiği hutbede yine kutsal kitabımızın ve dinimizin yeryüzündeki akla mantığa en uygun en mükemmel DİN olduğunu özellikle EGE kıyılarındaki BALIKESİR ilinden İLAN etmedi mi?
'TÜRKÜN ULU' SU
ULU ÖNDER RUHUN ŞAD OLSUN!
'AÇTIĞIN YOLDA GÖSTERDİĞİN HEDEFE YÜRÜMEYE AND İÇTİK'

20 Temmuz 2017 Perşembe

"ANITKABİRİMİZ" Kemalist Öğretmen: MİNE BÜLBÜL

ANITKABİRİMİZ
 Kemalist Öğretmen MİNE BÜLBÜL
            ANKARA TMMOB Mimarlar Odası Ankara Şubesi sitesinde yayınlanan ve medyaya düşen haberlere göre; 
Ankara Büyükşehir Belediye Meclisi’nin 11.05.2016 tarihinde Anıtkabir  Koruma Amaçlı İmar Planı   değişikliklerine ilişkin meclis kararının planları 1 yıl sonra askıya çıkmıştır.
            TÜRKİYE CUMHURİYETİ vatandaşı olarak yapılan veya yapılacak olan bu değişikliği açık ve net bir şekilde RED ettiğimi  ilan gereğinin muhatap kurumlar tarafından yapılmasını, açıkça, ilanen TALEP  ve ARZ etmekteyim.
Gerekçem ve gerekçemiz;
            Türk Milleti olarak her derdimizde her başımız sıkıştığında Anıtkabire gidip sesletmeden dert yanarız, içimizi döker, içimizden ağlarız.
            ANITKABİR de toparlanarak  dilek ve isteklerimizi bizi yegâne anlayan kişi olan ATATÜRK'ümüze bildirir, fakrı zaruretimizi dile getiririz. Çünkü bizi en iyi O anlar, O sever, O korur, bu bilinç bize yaşamımızla yerleşmiştir, damarımızdaki kan gibi, içimizdeki can gibidir. 
ANITKABİR kendimizi bulduğumuz, kendimiz olduğumuz yerdir. Anıtkabir; biz TÜRK MİLLETİ için 'Ulus'tur, 'Egemenlik’tir, 'Türklük’tür, 'İstiklal'dir, 'Hürriyet'tir, 'Vatan'dır, 'İstikbal'dir. 
            ULUSAL BAYRAMLARIMIZ'da mutlaka, özgürlüğümüzün ve çağdaşlığımızın önderi olan ATATÜRKÜMÜZÜ ziyaret eder, şükranlarımızı sunarız. Bu bütün Ulusum ve şahsım adına ekmek su kadar elzem bir  yaşamsal bir ihtiyaçtır. 
ANITKABİR, MİLLETÇE verilen KURTULUŞ savaşımızın ve   dünyada TEK  olan nadide  Türkiye  Cumhuriyetimizin  Kurucusunun Ebedi İstirahatgâhıdır, tüm dünyaya mal olmuştur.                       
            Dünya tarihi için emperyalist karanlıkları  aydınlatacak bir  güneşin yattığı kutsal mekânımızdır, abidemizdir.  Dünyadaki bütün büyük adamların Anıtmezarları nasıl bir titizlikle korunuyorsa! bir o kadar titizlik ve incelik gerektirir ve bu yapılmak zorundadır. Bu gün  yaşayan hükümet yetkililerinin masrafları bütçeye getirdikleri yük açısından bütün dünyanın diline pelesenk olmuşken, mali yetersizlik bahanedir,  abestir, tümüyle KEYFİYETTİR.
            Bu konuda hiç bir kurumun kuruluşun, partinin derneğin hakkı bir  tek T.C Vatandaşının HAKKINDAN DAHA YÜKSEK değildir.
Anıtkabir ve çevresinin imar planı değişikliği önceden usul dışında bir kaç mecburi değişiklik  yapılmış ise de, bundan sonra TAŞ DUVAR sınır olmak üzere;
            İçeride, herhangi bir yapısal duruma meydan verecek, yapıyı  gölgeleyecek, ticari yapı, oyun parkı,  satış alanı gibi, uhreviyatı zedeleyecek,

            Dışarıda, kat irtifasının yükseltilmesi ile  veya herhangi imar plan değişikliği ile yapıyı boğmak binalar arsına sıkıştırmak suretiyle, verilecek izin yenileme, değişiklik  ile ilgili,      yapıların  yapılmasını  şahsım ve T.C vatandaşları adına, tümüyle RED ediyor,  bu plan değişikliğini bütün dünya önünde kınıyor, aksi halde meşru müdafaa hakkımız ANITKABİR üzerinden, taraf icra organına ilanen, gereğini bilgilerinize ARZ ve TALEP ediyor ve ediyoruz...

5 Temmuz 2017 Çarşamba

CUMHUR'UN CUMHURİYETİ

CUMHURUN CUMHURİYETİ
M. K. ATATÜRK 19 Mayısta  Samsun'a çıktığında Osmanlı zulmü altındaki Türk Halkı kendi içinde gizli bir CUMHURİYET  tohumu saklıyordu.
Havza da bu birbirine bağlı fedakâr vatan sevdalılarını gördü ve sonra Ankara'da bu kendi imkânları ile içinde Cumhuriyet saklayan yapıyı önce kitaplardan okumuştu Ankara'ya geldiğinde üstü küllenmiş ancak hala sıcak, hala kor ateşle için, için yanan yapıyla karşılaştığında umutlar yeşermeye başlamış güneş ufukta belirmeye başlamıştı.
Ahiler iç Anadolu da toprağın tohumu sakladığı gibi saklıyor uygun ışık ve su kaynağında yeşermeyi serpilmeyi büyümeyi bekliyordu. Osmanlının çürümüşlüğüne karşın yapılan gizli antlaşmalara  karşı,  Hürriyet ve İstiklal uğruna bir hiç olmayı göze alan Vatan Evlatlarından biri sadece biri olan,
Çanakkale  Kahramanı M. Kemal ile kanlanacak can  bulacaktı.
Cumhuriyeti halkın ta kendisi kurar. Cumhuriyet bir halkın yüreğinde gizli belleğinde Önderimizin deyimi ile dimağında yaşar. Cumhuriyet halkın kendinde yaşayışında duyularında karakterindedir.
Lider ancak öncülük eder güç verir, hız verir, derler, toparlar hedefe odaklanmasını sağlar, içindeki cevheri açığa çıkarır.
Biz el ele tutuşup birbirimizle dayanışamıyorsak hiç kimse bir çare bulunmasına olanak yoktur.
Parlattığınız isimler, ancak bizlerin fakrı zaruretinden fayda sağlar. Bu bugünkü düzenek siyasilerin hepsi için aynıdır.
Meral'i Ümit i Metin' i Ayşe'si Ali'si ve diğerleri, yenisi, eskisi.
Hepsi üç aşağı beş yukarı birbirinin aynısıdır.
İğfal edilmişte olsa elimizde İrfanla kurulmuş, kanla yazılmış;
Cumhuriyetimiz var.
Ve yapacağımız tek şey 'aslımıza dönmektir'.
Cıvık, derişik maddeler gibi 'O' olmadı 'Bu' 'Şu' olmadı 'Bu yerine;
Kenetlen bütünleş, kendin Varol.

1 Mayıs 2017 Pazartesi

1 MAYIS TEŞVİŞİ, Kemalist "Uzman" Öğretmen: MİNE BÜLBÜL

1 MAYIS  TEŞVİŞİ
KEMALİZM diğer doktrinlerden kökten farklıdır ve emperyalistler KEMALİZM i bizden iyi bildikleri halde bir doktrin olarak kabul etmezler. Oysa KEMALİZM yaşayan ve her gün kendi gerçeklerini dayatan uzaklaşıldıkça istikbali öldüren bilimsel, yerelden doğmasına karşın son derece evrensel temelleri olan  örgütsel sistemdir.
ATATÜRK'ümüzün hastalandığı günlerden başlayan Emperyallerin en ince detayına kadar analiz ettikleri, sonra da tike tike ayrıştırıp dosyalar halinde kendi paramızla önümüze koydukları normlardır. Bir tek farkla o da birleştirilemeyecek ve bir bütün haline getirmemizi engelleyecek düzen de, önümüze gelmesidir. Üstelik araçları da kendi ellerinde olmak kaydıyla.  Kemalizm in en büyük ayrıcalığı hiç bir şekilde sınıfsal bir ayırım içermemesidir. olanaklar çerçevesinde bulduğum bir gazete kupürü sunuyorum.
Toplum işçi memur vs diye  katmanlara bölümlere asla ayrılmaz, ayrılmamıştır. KEMALİZM de herkes mesleği içinde emekçi, üretici ve diğer meslek alanlarının da  tüketicisidir. Dolayısıyla bir örgü bütünleşme söz konusudur. Bu bütün sade toplumların işbölümü ve TÜRK TÖRESİ'nin de örgütlenme biçimidir. Türk'e ait olduğu kadar aynı zamanda da özgür ve kendi kaderini tayin etmeye hak kazanmış  bütün Milletlerinde evrenselleşmiş kuralıdır. İşbölümü beşeriyetin  gelişimini sağlamış adım adım daha iyi ve güzele doğru yol alarak günümüzdeki bilim ve sanatta erişebileceği noktaya gelmiştir. Daha ilerleyebilmek adına hala yol ve yön gösterici olmaya gayret eden Bilim ve Sanat İnsanları bu yüzden önce her zaman daha fazlayı arzu eden, yapılmayanları yapmaya çalışan görülmeyenlerle ilgilenen kişilerdir bu yönde emek harcarlar toplumun diğer bütünü ise onların bu ürettiklerinden faydalanarak öğrenerek üretimde nitelik ve niceliği artırır. Bir  fabrika çalışanının kendi çalıştığı bölümde daha iyi iş çıkarabilmesi için gerekli olan teknik öğrenme nasıl hayata geçer. Fabrikanın iyi üretim yapabilmesi için şimdiki durumda bir öğrenim şartı getirilir, en az lise mezunu, ilkokul mezunu gibi ancak işin getirdiği özel teknik bilgileri fabrikada hizmet içi eğitim olarak verebilirsiniz. Bu ihtiyaca göre bir eğitim olur .Memleketimizde sözünü ettiğimiz hizmet içi eğitimlerin de bir çoğunda esastan hatalar olmasını  görmezden gelerek, bir fabrika işçisi işe girdiği zamandan, emeklilik zamanına kadar aynı işte verimli çalışmaya yönelik olarak yapılandırılır ve hatta zorlanır. Hizmet etmeye belli bir noktada kalmaya neredeyse mecbur edilir. Bazı büyük firmaların veya AR-GE çalışmaları yüksek olanlar küçük detaylarda çalışanın katkı sunmasını onaylar prim ile ödüllendirir. Ancak o güzel tasarımları veya büyük icatlar ses getiren değişiklikler ancak bu konuda yüksek eğitim yapan AR-GE çalışanları tarafından yapılır. Böylelikle toplum sınıflara katmanlara otomatik olarak ayrılır. Oysa Kemalist Sistemde Sanat ve Bilim yine üretim mekanizmasının içinde yerini almış direk olarak üretimde kaliteyi ve miktarı artırmaya yönelik konumlandırılmıştır.örneğin Kozlu maden ocağının Bando takımı gibi. Şimdilerde Memleketimizde ise gazete köşelerinde eğitimleri olmadığı halde  icatlar tasarımlar yapan bir sürü ilginç yetenekli insana rastlarsınız. Bu insanlar gerçek Türk töresiyle büyümüş ve pratik ve gerçek araçlar üretmeyi başaran kişilerdir. Kemalizm'in gerçekliği de burada yatar. İçinden çıktığı toplumun yaşayış biçimi gerçekliği Kemalizm'in kuralları olmuş eğitim de üretim sisteminin içinde gerçek fırsatlar her an her yerde ulaşılabilir düzenekte yedirilmiştir. İş ne kadar küçük de olsa büyükte olsa çalışan her  fırsatta yükselebilir gösterebileceği ivme sürekli desteklenir. Sadece bir çiftçi anne babadan doğan kişi Ziraat Mühendisliğinin en yüksek kademelerine kadar eğitim alacak düzende tasarlanmıştır.Fırsatı her zaman  yanı başında bulur. Cumhuriyetin ilk on yılı bu düzende yürümüş, eksiklerine ve yoksulluğuna  rağmen dünyanın içine düştü ekonomik krizde bile büyük bir kalkınma hamlesi üretmiştir.
İşte biz de Kemalist  Sistem darp edildiğinden bu yana Avrupa'dan ihraç edilen SINIFSAL ÖRGÜTLENME biçimini servis eden,
kendi Milletimizin gerçeklerinden ilke ve felsefesinden uzaklaşmamızı sağlayan bizi köklerimizden toprağımızdan gerçek yaşam koşullarımızdan alıp sanal, gerçekçi olmayan bir dünya ya itmiştir. Bu gerçeklik duygusu ile dikte edilen sanal dünyada yıllardır gidip gelen gerçeği hiç bir yerde bulamayan kendinden ve kendi gerçeğinden habersiz vatandaşlar olarak yaşayışımızın sebeplerinden biride bu olmuştur.
1 Mayıs İşçi ve Emekçi olarak bayram edeceğimiz gün aslında kendi fermanımızı imzaladığımız gündür. Ve biz gerçeklerimizden uzaklaşmanın  bayramını yapıyoruz. KEMALİST SİTEMİN darp edilişinden bu yana meydanlarda birbirimize girip, birbirimizi yaralıyor gazlıyor jopluyor ve yok ediyoruz. Kemalizm'i ve sistemi çok iyi bilen ve ayrıştırıp ayrıştırıp dosyalar halinde bize geri satanlar  ''LOZAN da biz size demedik mi?'' diye ellerini oğuşturuyor olmalılar.
Ne yapmak gerek! o halde ne yapmalı? nasıl yapmalı?
Bu soruların cevabını Ulu önderimiz M. Kemal ATATÜRK  vermiş. Sadece bize doğru anlayabilmek ve doğru uygulayabilmek gibi bir sorumluluk düşüyor.
İlk önce kabul etmemiz gerekenin KEMALİZM den başka diğer doktrinlerin masa üstünde kağıtlarda yazıyla kalemle VAR EDİLDİĞİNİ kabul etmemiz gerektiğidir. Bu gün herkesin anlayabileceği ölçüde SAĞ yani kapitalist doktrinde, sol dediğimiz SOSYALİST doktrinde üretilmiştir.Yaşamsal gerçekliği yoktur insan doğasına uygun değildir. Bunu uygulama ile ilerleyişin sonuna gelindiğinde birbirine ne kadar benzediklerinden rahatça anlamak görmek mümkündür.Örneğin SOSYALİST doktrini benimseyen toplumda sanat eseri veren CENGİZ AYTMATOV dan işçi sınıfının yaşadığı sorunları kadınların maddi problemler yüzünden sevmedikleri kişiyle evlendiklerini satır aralarından seçmek ve bir sosyolojik tahlil yapmak hiç de zor değildir. Diğer sanat dallarından ve sanat eserlerinden de arandığında kolayca bulunacağı ortadadır. Kapitalist doktrinde durum belki de bir kat daha vahim daha acımasızdır ancak ikisinin de sonucu 3 aşağı beş yukarı aynıdır. Masa üzerinde kalem ve kağıtla yaratılan düzenlerin hepsi en nihayetinde EMPERYALİZM in hizmetkarı ve aracı olarak, dünyayı tek başına yönetmeye talip olanlar tarafından kullanılır. Cümleleri soyar iyice basitleştirirsek ister sağcı ister solcu olun hizmet ettiğiniz tek yer emperyalizmdir durum bu kadar açık ve nettir. Öyle ki çıkış noktası özgürlükler ülkesi diye nam yapmış ABD'nin  1886 da ki işçi hareketleri olmasına karşın bu gün geldiği nokta açık ve barizdir.
Meydanlara çıkıp işçi hakları diye yırtınan,dayak yiyen ölen  her kişi ve can aslında  sadece ATATÜRK'ümüzün nitelemesiyle teşviş edilmiş halktır,bu türlü gösteriler ve yürüyüşler pazarlık payından öteye gitmeyen nafile yaklaşımlardır. Biz meydanlarda harap oluruz işçiyi yapılandıran güya seçilen başkanlar ve patronlar pazarlığa girişir. Gerçek bir iyilik iyileşme onurlu bir yaşam hakkı getirmekten çok uzaktadır. Bu sanallığı rakamsal verilerle ortaya koymaya çalışırsak  gözümüze ilk  çocuk işçiliği çarpar.                  
Ülkemizde her yıl iki milyon çocuğumuz tarımsal alanda mevsimlik işçi, kentsel alanda çırak olarak yasa dışı son derece ağır koşullarda çalışıyor. 2012 de kayda geçen resmi verilere göre de 32 çocuğumuz yaşamını kaybetmiştir.
Üstelik Ulusal Egemenliğini Çocuklarına armağan eden bir Millet olmamıza karşın rakamlar korkunç seviyededir.          
Ve her geçen gün gelir dağılım homojenliğini kaybettiğinden çocuk işçi sayısında önemli artışlar yaşanmaktadır. Aşağıdaki gazete kupürü durumun ciddiyetini gözlerimizin önüne sermiştir.
Şubat 2014’de Halk haber tarafından yayınlanmış bir gazete kupürü
Sn Güngör Uras bir gazete haberinde ülkemizdeki çalışan sayısını 25,5 milyon olarak belirtmiş ve devamında işsizlik ve sendikalaşma oranlarını şöyle ifade etmiştir.
''Ülkemizde 25,5 milyon çalışan 2 milyon işsiz var. Çalışanların 8.2 milyonu kayıt dışı ve özel sektörde çalışıyor Kamuda çalışanların sayısı 3milyon 440 bin,bunların 2.8milyonu kadrolu kalanı sürekli veya geçici işçi statüsünde
Özel sektörde sendikalaşma olan işyerlerinde 12.2 milyon çalışan var bu işyerlerinde çalışanların yüzde 10.6'sı ,1.3 milyonu sendika üyesi Sendikaların bulunduğu kamu işyerlerinde sendikalaşma oranı yüzde 70 dolaylarında sendikalaşma olan kamu işyerlerinde  2.2 milyon çalışanın1.6 milyonu kamu sendikaları yesi .''
rakamsal verilerden görüldüğü üzere bu gömlek bize uymamaktadır . Ayrıca sendikaya bağlılığın getirdiği niteliksel faydayı ölçme ve değerlendirmeye alırsak ayazda kaldığımızı anlamak zor değildir.
Atatürk'ümüzün ölümünden bu yana emperyalizmin bizimle eski bir hesabı vardır. Bu hesabı inceden ve teferruatla devreye sokmuştur. İsyanlarımız ve haykırışlarımız teşviş edilerek giydirilen bu deli gömleği yırtılmaya parçalanmaya mahkumdur.Milletin feraseti  bunu eninde sonunda çözecektir.
KEMALİST'ler için;
1 MAYIS BAHAR BAYRAMIDIR
ve bu yazılar yerine, yürüyüşler gösteriler,yapılandırılmış sanal (teşvişli) nutuklar atanlar yerine, buralardan ün ve şan elde etmeye savaşanlar yerine, kendi yediğini içtiğini,giydiğini kendi üreten toplamda 'kendi kendine yeten' kişi ve aileler benden, bizden meydanlara çıkanlardan daha ANTİ-EMPERYALİST tir.
Töresince üreten güzel eller ve yürekler doğanın canlandığı üretime ve yeniden doğuşa geçtiği
'1 MAYIS BAHAR BAYRAMINIZ KUTLU OLSUN'.

25 Nisan 2017 Salı

GERİ DÖNME, ASIL!.. (Belge & Haber: TAKVİM-İ VAKAİYE, 11 Nisan 1920)

GERİ DÖN-ME, ASIL!..
11 Nisan 1920 tarihinde neredeyse o günlerin resmi gazetesi diyebileceğimiz Takvimi Vaka-iye'nin haberine göre Anadolu da meşru vatan savunması için örgütlenmeye başlayan Kuvvayı Milliye başındaki M. Kemal ve arkadaşları hakkında çıkan Ferman Şeyhülislam tarafından da onanmış, çoğaltılıp yunan ve İngiliz uçakları ile Anadolu'nun her köşesine havadan atılmıştı. Fetvada M. Kemal ve arkadaşlarını  koruyan yerini bilip söylemeyen ihbar etmeyene de aynı ceza öngörülüyor valiliklere, memurlara, vatandaşlara Allah'ın Dünyadaki temsilcisi halife sıfatı, bütün bir dünyanın düzenleyicisi ve Osmanlı devletinin bekası gereği, vurgulanıyordu. O günlerde tamamıyla İngiliz baskısı altındaki Osmanlı Padişahı  İslam'ın Halifesi Mehmet Vahideddin Damat Ferit Paşa Hükümeti bulunuyordu.
Bu günlerde gazetelerimizden ve icra hakkını elde eden idarenin de dilinden düşürmediği Osmanlı Halifesi Vahideddin'in adının sık sık anılması bizi  geriye dönüp hafızamızı yoklama veya bilgileri yeniden kontrol etmeye teşvik ediyor.
Neden bu kadar sık geriye dönmek zorunda kaldık, mantığımız ve hafızamız eşliğinde yeniden düşünmemiz gereken nedir ?
Bu çağda Osmanlı övgüsünün, hatıratının bize getireceği fayda nedir?
Son anayasal ve yönetimsel değişiklikten sonra kendi kendini yönetme yada  yönetebilme hakkımız, kişi hak ve özgürlüklerine getirilen yeni düzenlemeler ile nereye doğru eviriliyor?
Balkon konuşmaları sırasında memleketimizde kaldırılan idam yasasının, hatibi teşvik etmek üzere konuşlandırılmış gurup idam çığlıkları bizleri ve memleketi nereye doğru götürmeyi planlıyor?
15 temmuz kalkışması araç edilerek aslında ne amaçlanıyor?
evrensel kuralları bile hiçe sayacak geriye dönük suç istinadının düzenleyicileri sesiz kalanları ve hatta teklif getirmekle taltif edilenleri hangi zümre?
ve hatta muhalefet görevi olarak addettiği yandaşlığı  imar ederken bindiği dalı kesen nasıl bir mantaliteyle hareket ediyor?
bunları tek tek incelemek bu günden yarına ders çıkarabilmek hiç bir olayı hesaba katmadan steril bir şekilde olayları yordayabilmek MAKSADA nail olmak için yeterli midir?
yoksa  geriye mi dönelim!
MİNE  BÜLBÜL

14 Nisan 2017 Cuma

"Efkârı Figanım" [[Atatürk’ümüzün Başkanlık Sistemine verdiği cevaplardan biri]] Mine BÜLBÜL

Efkârı Figanım
İçinde bulunduğumuz bu çalkantılı bulanık günlerde feryadım şu dur ki;
Atatürk’ümüzü doğru yorumlayabilmek ve yansıtabilmek bilerek ya da bilmeyerek bir hayli zor olmuş, kiminin işine gelmemiş, kimi kendini yormamış kimi kolayından çözmeyi seçmiş, kimilerinin de ruhu, algısı kişiliği yetmemiş. Öz metin ve şahsımın anladıklarını değişik şekilde yapmaya özen gösterdim.
İşte Atatürk’ümüzün Başkanlık Sistemine verdiği cevaplardan biri;
Arkadaşlarımız içinde Başvekillik yapacak zevat çoktur.
Türkiye Cumhuriyetinin yeni tazecik bir fidan gibi kök salmaya dallanıp budaklanmaya tam da gelişmeye serpilmeye başlayacağı yıllarda  (1929,30) çıkan ekonomik sıkıntı ve yönetim bunalımı dolayısıyla bir boşluk baş göstermiştir. Bu bunalımdan istifade etmek isteyen Türk Devriminin özel ve biricik sistemini, yapısını kavrayamayan halkı sürekli güdülmek zorunda olan devingen bir güruh olarak gören ve aslında mandacı zihniyet fırsatı değerlendirip olayları kendi istedikleri gibi kullanılacak zeminleri hazırlamak üzere hem TÜRK halkını hem de Ulu önderin mecburi İRADE koyuşunu bahane ederek Ulu Önderimiz M. K. ATATÜRK’e birçok yerde sıkıştırıcı manipülasyonlara açık, halkın kendini yönetme sistemini bozan kanunsuz iş ve işlemlere cevap çıkartacak, sorular sormayı ve de istedikleri gibi açıklayarak emellerini gerçekleştirecek her yolu düzenlemeyi ihmal etmemişlerdir.
Fakat bütün arkadaşlarım dâhil olmak üzere Milletin gönüllündeki eğilimin benim Başbakan, olmam yönündedir. Şu ve ya başka bir zorunluluk karşısında Cumhurbaşkanı olmama rağmen tam bir alçak gönüllülükle (kemali tevazu) ile baş tacı kabul ederek eksiksiz yüksünmeden gocunmadan tam yapmaya elverişliyim.
Bu takdirde benim riyaset-i cumhuru uhdemde bulundurmanın elbette imkân-ı manisi yoktur.
Bu durumda benim Cumhurbaşkanlığını da aynı zamanda gerçekleştirmemin bir engeli yoktur.
Benim alacağım bu yeni vaziyeti muhtelif tarz ve manalarda sui tefsir etmek Türk Milletinin efkârını teşviş edecek tarzda izahla kalkışmak hiç de makul ve mantıklı değildir.
Bu güne kadar yaptıklarım minnet duyan Milletin gönlünde sadece şahsıma uygun bulduğu, bu yeni duruma çeşitli anlamlar biçimler yükleyecek ve de Türk Milletinin acısını, yoksulluğunu, yoksunluğunu kendi isteklerine göre yapılandırıp, gereceğinden ayırarak biçimlendirerek yönlendirerek açıklamaya kalkışmak, acınacak kadar gerçeğe aykırı ve mantıklı değildir.
Amerikan sistemini memleketimize tatbik etmeyi hiç hatırıma getirmedim. Sistemsiz ve kanunsuz tarzda reisi cumhurlukla başvekâleti birleştirmeyi hiç düşünmedim. Ve düşünecek adam olmadığım bütün milletçe malumdur zannederim.
Amerikan sistemini memleketimize uygulamayı hiç düşünmedim ve de sistemsiz ve kanunsuz olarak Cumhurbaşkanlığı ile Başbakanlığı da birleştirecek adam olmadığım, bütün millete de malumdur, zannediyorum.
Bu günkü şeriat içinde bir hükümetin millet ve memleket menfaati için takviyesi ile masruf herhangi sözümü bin türlü malayanilerle istismar etmeye kalkışmak isteyenler, çok bedbaht adamlardır. 
Bu günkü kurallar dâhilinde bir hükümetin millet ve memleket gelişimini desteklemek üzere yaptığım beyanları ve herhangi sözümü bin türlü anlama ve saptırmalarla amaçları doğrultusunda kullanmaya kalkışmak isteyenler, bedavacı haksızlardır. Baş muhabire söylediğim sözler benim ağzımdan çıkmış ve gerek oldukça tekrar edeceğim sözlerdir.
            “Akşam gazetesi başmuharririne söylediğim sözler, benim ağzımdan çıkmış ve icabında daima tekrar olunacak sözlerdir.” (M. Kemal ATATÜRK)
Demeç ve sözler bugün anlaşılmak için biraz çaba istese de son derece açık ve kesin dille seslendirilen bu beyan umarım günümüze, özellikle yaşadığımız önemli yol ayrımına, ışık tutacaktır. Atatürk’ümüz Ulu önderimiz birçok konuda olduğu gibi yine önemli kurallar ve kaideler bırakmış yine bize düşen Devrim Kâmili vatandaşlar olmaktır. Sorumluluk yalnızca bizi yönetenlerin değil, ayrı ayrı her vatandaşın omuzlarındadır.